Sık Kullanılanlara Ekle

:.: İSLAMİ YÖNELİŞ :.:
Dr. Mahmud Zahar:  'Laiklik Rejimi İslam Alemine Model Olamaz'   | ŞEHADET VE ŞEHİTLİK GECESİNE DAVETDÜZENLEYEN KURULUŞLAR: Birnesil-Der, Davet-Der, Gençlik-Der, Hay-Der, İnsan-Der, Kalem-DerAhmed Kalkan,  Ahmet Turgut ve Mehmet Pamak'ın şehadet ve şahitlik üzere konuşmalar yapacağı programda, sinevizyon gösterimi ve tiyatro yapılacak. Programda Grup Uyanış ve Mikail birbirinden güzel ezgileri seslendirecekler.Katılımın ücretsiz olduğu programda hanımlara yer ayrılmıştır. TARİH / SAAT : 18 ŞUBAT 2012 Cumartesi  / 20:00Adres : Ümraniye Haldun Alagaş Spor Kompleksi           Ümraniye / İSTANBUL Navigasyon İçin Koordinatlar: 41.024682,29.104609 | Pakistan Cemaat-i İslami : İslam Devrimi Bize Örnektir | Arınç: İran ismindeki İslam kelimesini çıkarmalı | Düşmanın operasyonunu başlattığı her nokta hedefimiz olacak | Suriye'de 11 İranlı daha kaçırıldı   | Bu Kürecik radarında bir gariplik var! | İmam Humeyni (ra), “Büyük Şeytan”ı doğru tarif etmişti | İran a savaşa da, yaptırıma da hayır! | ABD'den itiraf: İran'ı vuracak güçte değiliz |
 

ARAMA

New Page 2

Duyurular

Editörden

Üye Giriş

Kull. Adı

:

Şifre

:

Yeni Üye Kaydı 
Şifremi Unuttum

 

Kim Kimdir

 

İSLAMİ YÖNELİŞ

Anket

KUR\'ANI NASIL OKUMALIYIZ?

Seçenekler
ELİMİZDEKİ MUSHAFA GÖRE
FARKETMEZ
NÜZUL SIRASINA GÖRE

Sonuçları Göster

Çok Okunanlar

Düşmanın operasyonunu başlattığı her nokta hedefimiz olacak
Arınç: İran ismindeki İslam kelimesini çıkarmalı
Pakistan Cemaat-i İslami : İslam Devrimi Bize Örnektir
Dr. Mahmud Zahar:  'Laiklik Rejimi İslam Alemine Model Olamaz'  
ŞEHADET VE ŞEHİTLİK GECESİNE DAVETDÜZENLEYEN KURULUŞLAR: Birnesil-Der, Davet-Der, Gençlik-Der, Hay-Der, İnsan-Der, Kalem-DerAhmed Kalkan,  Ahmet Turgut ve Mehmet Pamak'ın şehadet ve şahitlik üzere konuşmalar yapacağı programda, sinevizyon gösterimi ve tiyatro yapılacak. Programda Grup Uyanış ve Mikail birbirinden güzel ezgileri seslendirecekler.Katılımın ücretsiz olduğu programda hanımlara yer ayrılmıştır. TARİH / SAAT : 18 ŞUBAT 2012 Cumartesi  / 20:00Adres : Ümraniye Haldun Alagaş Spor Kompleksi           Ümraniye / İSTANBUL Navigasyon İçin Koordinatlar: 41.024682,29.104609

İsim Soyisim

:

E-mail

:

Web Sayfası

:

Ülke

:

Şehir

:

Mesajınız

:

1 2 3 4 5
Sayfa: / 5 Toplam Mesaj : 110
TARİH : 26-06-2011 -- 10:16:11 tarihinde havle tarafından gönderildi...
WEB : http://
Ülke : Suudi Arabistan
Şehir : selam aleyküm
s.a
emeğniz sağolsun allah hepimizi hidayet etsin
ama siz niye hasan nasrullahın yaptığını 1985 lübnanda tel elzaterde sabra ve şatılada yaptığını ilan etmiyorsununz nice katliyan yaptı filistinlilere 1985 gazze hastanesinden orda lübnanda elektriği kesti o hasan dediğiniz farısın adamıdır iranın yani farısın planlarını yapıyor burda orta doğuda
umarım bu konuyu araştıtrırsınız
artık kimse kimseyi kandırmasın
hepimiz kandırıldık
araştırın tel elzaterde neler uyaptı hereket emel (ÍÑßÉ Ããá)
TARİH : 23-11-2010 -- 00:37:38 tarihinde cemal apaydın tarafından gönderildi...
WEB : http://
Ülke : Türkiye
Şehir : istanbul
allah sizi başımızdan eksik etmesin. sizleri çok özledik.
TARİH : 13-07-2010 -- 19:56:21 tarihinde ömürgülseren oğuzhanoğlu tarafından gönderildi...
WEB : http://
Ülke : Türkiye
Şehir : istanbul
onlar şehadete koşarak gittiler,mahsur kalmış gönlü yaralı gözü yaşlı mü'min kardeşlerinden medet bekleyen mazlum Gazze'ye deva olmaya yaraları sarmaya uçar gibi gittiler.Alçak siyonistlerin saldırısıyla sehadet şerbetini içtiler Şehadetiniz mübarek olsun Resulullah'ın askerleri en yüce makama erdiniz. Hayallerimizde yaşacaksınız.Dualarımızda buluşacağız.Çünki Şehitler ölmez. Sizler kara toprağın bağrında ebediyeti beklerken, bizler size hayran olarak davamıza sahip çıkacağız müsterih olun.Bu bayrak düşmeyecek.son nefere kadar barış için mücadelemiz sürecektir ta ki, Bağımsız Filistin kuruluncaya kadar .Kanlı saldırıdan,sağ kalan kardeşlerimizin gazaları mübarek olsun.Azgın siyonistler birgün tarih önünde hesap verecekler,yaptıkları yanlarına kalmayacak.YAŞASIN FİLİSTİNİN ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ!
TARİH : 29-05-2010 -- 14:55:34 tarihinde erzurum tekmanlı tarafından gönderildi...
WEB : http://
Ülke : Türkiye
Şehir : erzurum
allah yardımcınız olsun önderimiz hz muhammed s.a.v rehberimiz kuran allaha emanet olun
TARİH : 26-05-2010 -- 19:44:01 tarihinde faruk peltek tarafından gönderildi...
WEB : http://
Ülke : Türkiye
Şehir : artvın
bu memleketın hali ne olucak
TARİH : 04-05-2010 -- 22:45:15 tarihinde Mustafa Ates tarafından gönderildi...
WEB : http://
Ülke : Türkiye
Şehir : Konya
AZ KALORİLİ

Hep "gerekliydi" harcamaların,
Vazgeçemezdin..

Son model olmalıydı araban, telefonun….

Sağlam ve güvenli olmalıydı mekanların….
Az kalorili olmalıydı gıdaların…

Hergün spor yapmalıydın,

Sözlerin etkileyiciydi,
Duruşun vakarlı olmalıydı…

Tek kelimeyle sen, sen olmalıydın !

Peki hiç sorguladınmı kendini,
"İnsan olmak" için ne yapmalıydın...

Haziran 2008

OK VE YAYIN HİKAYESİ (Sayfa 82)

TARİH : 25-01-2010 -- 00:48:45 tarihinde Kızıl LaLe tarafından gönderildi...
WEB : http://
Ülke : Türkiye
Şehir : Sivas
Sitenizi kısa bir süre önce keşfettim.Artık sıklıkla ziyaret ediyorum ve cok faydalı buluyorum.ALLAH sizlerden razı olsun ve inananları İmandan,Kurandan ve İslamdan ayırmasın......İNŞAALLAH.............
ALLAH yar ve yardımcınız olsun.
TARİH : 08-01-2010 -- 20:50:08 tarihinde özgür akçin tarafından gönderildi...
WEB : http://
Ülke : Türkiye
Şehir : muş
Dünyada insanları islamdan uzaklaştırmak için yapılan tüm pisliklere rağmen böyle güzel sitelerin olması çok güzel ALLAH SİTEDE EMEĞİ GEÇEN HERKESTEN RAZI OLSUN
TARİH : 06-10-2009 -- 19:23:49 tarihinde sadullah yazgan tarafından gönderildi...
WEB : http://
Ülke : Türkiye
Şehir : bingöl
EMEĞİ GEÇEN HERKESTEN ALLAH RAZI OLSUN.
TARİH : 24-08-2009 -- 08:09:49 tarihinde HAKAN ALACALI tarafından gönderildi...
WEB : http://
Ülke : Türkiye
Şehir : istanbul
selam mükerrem bulut hocam çalışmalarınızdan dolayı Allah razı olsun.ramazan yagmurunun dagınık sönük vede çorak yüreklere vede gönüllere yagmasını rabbimden niyaz eder.hayırlarla kalmanızı temenni ederim.öze dönüş dernegi.
TARİH : 21-08-2009 -- 10:48:03 tarihinde etemekmel tarafından gönderildi...
WEB : http://
Ülke : Türkiye
Şehir : istanbul
allahın rahmeti bereketi üzerinize olsun kardeşler...
yine bir ramazanın başlangıcındayız..
aslında ramazan ın bereketi vahyin en etkin köşelerindeki ruha canlılık veren kelimeleri bulup yaşamaktır..



TARİH : 26-07-2009 -- 14:12:20 tarihinde azrail kiran tarafından gönderildi...
WEB : http://
Ülke : Türkiye
Şehir : mersin
efendimiz(sav) buyurur ki sizin icinizden bir tolum digerini suclamasin belki onlar daha hayırlidir

TARİH : 28-06-2009 -- 18:57:31 tarihinde Emine Sultan tarafından gönderildi...
WEB : http://
Ülke : Türkiye
Şehir : istanbul
Allahım! sesime ses verdin.
nedir bu insan yüzlülerden çektiğim ne kadar zormuş Allah'ım.
o kadar öfkeliyim ki neredeyse çığlık çığlığa ağlayacağım.
yok mu hiç adam gibi adam bu dunyada....?
hep bu tiplerle mi karşılaşacağım yeter artık yeter!!!!!!
bi gün kafayı sıyıracağım az kaldı.
o kadar sinirliyim ki anlatamam!!!!
sen görüyorsun Allah'ım.
sana muhtacım.
TARİH : 13-06-2009 -- 16:10:09 tarihinde dinçer özhan tarafından gönderildi...
WEB : http://
Ülke : Türkiye
Şehir : izmir
sitenize emegi gecenlerden ALLAHragzı olsun duygularımıza tercüman oluyorsunuz,islam alemi ve ülkemizin içinden geçtigi bu zor dönemde herkez bilmeli ki bizler aslında tarihin en önemli dönüm noktalarından birine canlı şahitlit ediyoruz parça parça edilmek istenen islam alemi ve istiklalini yitirmek üzere olan ülkemizi bu cendereden RABBİM muhafaza etsin ülkemizi yönetenlere dogruyu bulup dogru yerlerle birlikte hareket ederek dogru kararları vermeyi nasip etsin.aslında ülkemizdeki nice grup ve lideri yanlış tanıdıgımızı anladık herkezinde tanımasın saglamak adına üzerimize düşen sorumlulugu yerine getirmeye yardım edendende ragzı olsun.DUALARDA BULUŞALIM
TARİH : 26-05-2009 -- 14:22:36 tarihinde POYRAZ ADEM tarafından gönderildi...
WEB : http://
Ülke : Türkiye
Şehir : istanbul
bu site şia taraftarımı bana öyle geliyor
TARİH : 04-04-2009 -- 22:02:48 tarihinde askermezar tarafından gönderildi...
WEB : http://
Ülke : Türkiye
Şehir : tokat
Ağlamayan gözden,sızlamayan özden,kızarmayan yüzden Allah'a sığınınız...Aklı iptal eden kalpten,imanın önüne gecen kalpten,düşünceyi hadım eden duygudan,duyguyu yok sayan düşüncedefaydasız Bilgiden,ahmağın dostluğundan,cahilin önderliğinden,zalimin liderliğinden Allah'a sığınınız...Şahadet... Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran Bir topluluk Bulunsun. Kurtuluşa erenler işte Bunlardır. (Al-i İmran Suresi, 104)
TARİH : 27-02-2009 -- 18:50:42 tarihinde a kerim tarafından gönderildi...
WEB : http://
Ülke : Türkiye
Şehir : silopi-şırnak
selamun aleyküm siteniz çok güzel ve dolu dolu.boş vaktimde bütün yazıları okumaya çalışacağım.mükerrem hanım sizin ve emeği geçen herkesin yüreğine sağlık. allah enerjinizi artırsın.

TARİH : 08-02-2009 -- 20:16:55 tarihinde betül tarafından gönderildi...
WEB : http://
Ülke : Türkiye
Şehir : istanbul
SELAMUNALEYKUM..... SİTE MÜKEMMEL KURANLARDAN RABBİM RAZI OLSUN....

TARİH : 27-01-2009 -- 12:43:04 tarihinde bayram manay tarafından gönderildi...
WEB : http://
Ülke : Türkiye
Şehir : izmir
MUHAKKAK Kİ ALLAH KATINDA DİN İSLAMDIR.
Rabbim bizleri hak din yolunda savaşanlardan eylesin.Bu yoldan hiç ayırmasın.bütün müslüman devletlerini islam üzere kılsın...
TARİH : 26-01-2009 -- 09:13:43 tarihinde hasanerol tarafından gönderildi...
WEB : http://
Ülke : Türkiye
Şehir : adana
selamun aleyküm
TARİH : 19-01-2009 -- 14:44:54 tarihinde ibrahim bulat tarafından gönderildi...
WEB : http://
Ülke : Türkiye
Şehir : ankara
Allah dostları yukarıdaki altın kubbeli cami mescidi aksa
değil hz. ömer mescididir. asıl mescidi aksa hz. ömer
caminin yanındaki camidir. resmi için googleden görsellere
bakabilirsibiz. israil bu camiyi mescidi aksa diyerek bizi
unutup gerçek mescidi aksayı yıkmayı
planlamaktadır!!!!Lütfen ulaşabildiğimiz kadar insanı
uyaralım bu konu da. Allah yardımcınız olsun.Amin
TARİH : 16-01-2009 -- 18:49:44 tarihinde çiçek kureş tarafından gönderildi...
WEB : http://www.ckureys.tr.gg/
Ülke : Türkiye
Şehir : İstanbul
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Muhakkak ki Hamd Allah'adır. O'na hamd eder, O'ndan yardım ve bağışlanma dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O'na sığınırızAllah rahmeti hidayeti mağfireti ve bereketi allah a hakıyla iman eden muvahidlerin üzerine olsun..
saygılarımla...

SİZLERİ EMANETLERİ EN İYİ KORUYUP GÖZETENE RAHMANA EMANET EDİYORUM...ALLAHIN SELAMETİ ÜZERİNİZE OLSUN ....
TARİH : 14-01-2009 -- 12:10:14 tarihinde kader yalçın tarafından gönderildi...
WEB : http://
Ülke : Türkiye
Şehir : muş
ALLAH YAHUDİ KAVMİNİ KAHHAR İSMİYLE KAHRETSİN.FİLİSTİNLİLERE DE YARDIM ETSİN İNŞALLAH BU ZULÜM BİTER.
TARİH : 13-01-2009 -- 05:00:15 tarihinde VEYSEL AKPINAR tarafından gönderildi...
WEB : http://
Ülke : Türkiye
Şehir : istanbul

TÜKİYE’NİN FIRKALARI (1)

Hamd ancak Allah içindir. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüklerinden O’na sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse onu saptıracak yoktur, kimide saptırırsa onu hidayete erdirecek yoktur.

Allah’tan başka İlah olmadığına şahadet ederim. O tektir ve ortağı yoktur. Ve şahadet ederim ki Muhammed Onun kulu ve Resulüdür.
“Ey iman edenler! Allah'tan hakkıyla korkun ve ancak Müslümanlar olarak ölün.” (Ali İmran; 102)

“Ey iman edenler Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin. Ki Allah işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah ve Resulü’ne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” (Ahzab; 70–71)

Bundan sonra; Şüphesiz, sözlerin en doğrusu Allah’ın Kelamı Yolların en hayırlısı Muhammed (s.a.v.) ‘in yoludur. Amellerin en kötüsü ise sonradan uydurulanlardır. Sonradan uydurulup dine sokulan her amel bidat her bidat sapıklık ve her sapıklıkta ateştedir.

Cenabı Hak Buyuruyor ki:
İşte bu, benim dosdoğru yolum. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın. Yoksa o yollar sizi parça parça edip O’nun yolundan ayırır. İşte size bunları Allah sakınasınız diye emretti. (En am Suresi: 153)

Bu ümmet dinlerini parça parça edip fırka fırka olacak:
Dinlerini parça parça edip guruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir. (En’am: 159)
Bu Ümmet önceki ümmetler gibi fırka fırka olup batıl yollar icat edecekler. Hz. Peygamberde bir hadisinde buyuruyor ki: Yahudiler 71 fırkaya bölündü, Hıristiyanlar 72 fırkaya. Ümmetim ise 73 fırkaya bölünecek. Biri dışında hepsi ateşte olacak. Kurtulan fırka benim ve ashabımın yolundan gidenlerdir." (Tirmizi, İman,18; İbnu Mace, Fiten, 17; Ebu Davud, Sünne, 1)
Fırka fırka olan bu ümmet her biri batıl yollarına insanları çağıracaklar.
İbni Mes'ud (r.a.), konuyla ilgili olarak şunu naklediyor: "Hz. Peygamber bir gün yere düz bir çizgi çizdi ve 'Bu Allah'ın yoludur' dedi. Daha sonra bu çizginin sağına ve soluna başka çizgiler çizerek 'Bunlar ise diğer yollardır. Her biri üzerinde yanlışa davet eden birtakım şeytanlar vardır.' Buyurdu.
Arkasından da şu ayeti okudu: "Şu emrettiğim yol, benim dosdoğru yolumdur. Hep ona uyun! Başka yollara ve dinlere uyup gitmeyin ki sizi O'nun yolundan saptırmasın. (Azabından) korunmanız için (Allah) size böyle tavsiye ediyor." (En'âmSuresi: 153) (İbn Mâce, Mukaddime 1).
Hatta bu ümmetin bir kısmı kendilerini İslam’a nispet etseler de amel ve itikatları müşriklerinki gibi olacak.
”Onların çoğu Allah’a şirk koşmadan iman etmezler” (Yusuf: 106)

Bu ümmet Yahudi ve Hıristiyanların düştüğü sapıklıkların aynısına veya benzerine düşecekler.
Ebu Said (r.a.)’tan Rivayet edildiğine göre Rasullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Sizden öncekilerin izlerini adım adım, karış karış takip edeceksiniz. Öyle ki bir kertenkele deliğine girseler, siz de gireceksiniz. “Ey Allah’ın Rasulü, bunlar Yahudi ve Hıristiyanlar mı? Dediler. “Ya kim olacak? Buyurdu. ( Sahih-i Buhari 3456, Müslim 2669.)
Hatta bu ümmet içinde putlara tapanlar bile çıkacak. Onları saptıranlar saptırıcı imam, önder, efendi ve büyükleri… Vb. olacak.
Burkani Sahih’inde şöyle bir ziyade ile rivayet etmektedir: Hz Peygamber Buyuruyor ki: “Ümmetim hakkında tek korktuğum şey, saptırıcı liderlerdir. Ümmetim arasına kılıç düşünce, kıyamete dek bir daha kaldırılmaz. Ümmetimden hayatta olanlar müşriklere katılmadıkça ve ümmetimden bazı kimseler putlara ibadet etmedikçe kıyamet kopmaz. Ümmetim içerisinde otuz tane yalancı deccal olacak. Hepside kendisinin peygamber olduğunu iddia edecek. Ben peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra hiçbir peygamber yoktur. Ümmetimden bir taife, desteklenmiş olarak hak üzere bulunacaktır. Onları yıkmaya çalışanlar Allah’ın emri gelene dek hiçbir zarar veremeyecekler.” (Sahih Ebu Davud 4252, İbn Mace 3952, Ahmed 5/278, 284)
Cenabı hak Kur’an da ihtilafı, tefrikayı şiddetle men edip onun azap olduğunu şu ayetlerle naklediyor:

“Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de o, kalplerinizi birleştirmişti. İşte onun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de o sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.”(Al-i İmran Suresi: 103)


“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır. O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır. Yüzleri kararanlara, “İmanınızdan sonra inkâr ettiniz, öyle mi? Öyle ise inkar etmenize karşılık azabı tadın” denilir. Yüzleri ağaranlar ise Allah’ın rahmeti içindedirler. Onlar orada ebedi kalacaklardır.”(Al-i İmran Suresi: 105-107)

Rabbin dileseydi insanları (aynı inanca bağlı) tek bir ümmet yapardı. Fakat Rabbinin merhamet ettikleri müstesna, onlar ihtilafa devam edeceklerdir. Zaten onları bunun için yarattı. Rabbinin, “Andolsun ki cehennemi hem cinlerden, hem insanlardan (suçlularla) dolduracağım” sözü kesinleşti.(Hud Suresi: 118-119)

Ayrılık ve tefrika bu kadar yerildiği ve yasaklandığı halde bu ümmet “Ümmetimin ihtilafı rahmettir“ batıl sözü hadis diye uydurarak hem peygambere iftira etmiştir hem de Allah ve Resulü’nün lanetlediği tefrikaya düşüp fırka fırka olmuştur.

Naklettiğimiz bu ayet ve hadisler gösteriyor ki daha önceki ümmetler gibi bu ümmet de çeşitli delalet fırkalarına ayrılacaktır. Yine önceki ümmetlerde olduğu gibi bu ümmet de dinlerini tahrif ederek batıl yolları kendilerine din edineceklerdir. Ancak hemen belirtelim ki; bu ümmet fırkalara ayrılmış olsa da hak üzere olan topluluklar kıyamete kadar var olacaktır. Yine bu din ne kadar tahrif edilirse edilsin, Ne kadar batıl din icat edilirse edilsin Allah bu dini yani Kur an ve sahih sünnetin aslını kıyamete kadar muhafaza edecektir.

İmam Malik'e ulaştığına göre, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şunu söylemiştir: "Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız: Allah'ın Kitabı ve Resulünün sünneti". (Muvatta, Kader 3, (2, 899).Hakim sahih bir sened ile rivayet etmiştir, Müstedrek)

Burkani Sahih’inde şöyle bir ziyade ile rivayet etmektedir: Hz Peygamber Buyuruyor ki: Ümmetimden bir taife, desteklenmiş olarak hak üzere bulunacaktır. Onları yıkmaya çalışanlar Allah’ın emri gelene dek hiçbir zarar veremeyecekler.” (Sahih Ebu Davud 4252, İbn Mace 3952, Ahmed 5/278, 284)
Kıyamete kadar hak üzere olacak olan bu taife Allah’ın emri (ölüm veya Kıyametin kopması) gelinceye kadar hak üzere olacaktır.
O Zaman bizler ümitsizliğe kapılmadan Allah ve Resulünün işaret ettiği hak üzere olacak olan O Kur’an ve sünnet ehlini bulup onlarla beraber olmaya çalışmak. Çekişip ihtilafa düştüğümüz konuları ise Kur’an ve sünnetin hakemliğine arz etmek olmalıdır.
“... Eğer bir şeyde ihtilafa düşerseniz onu Allah’a ve Resulü’ne götürün.” (Nisa: 4/59)

Bir konu hakkında Allah ve Rasulü bir hüküm verdikleri zaman kayıtsız şartsız ona teslim olacağız.

“Müminlerin -aralarında hükmetmek üzere Allah'ın Resulü'ne davet olundukları vakit- sözü ancak, "Dinledik, itaat ettik" demeleridir. İşte asıl muratlarına erenler bunlardır.” (Nur Suresi; 51 )

“Öyle değil, Rabbine andolsun ki onlar aralarında kimi oraya, kimi buraya çektikleri (kavga ettikleri) şeylerde seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa Suresi;65 )
O Zaman bizlere düşen bidat ve hurafeleri terk edip dinin aslına müracaat ederek şahsımız ve bulunduğumuz topluluğun Allah’ın yoluna ne kadar tabi olduğuna veya ondan ne kadar sapmış olduğuna bakıp hakka tabi olmaktır. Hak üzere olanlarla beraber olmaktır.
Cenabı hak Kur’an da hak üzere olan bu doğrularla beraber olmayı emrediyor. Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.(Tevbe Suresi 119)
Yazdığımız bu kısa risalenin konusu; Said Nursi’nin yazdığı Risale-i Nurlar adlı eserlerdir. Biz bu eserledeki bazı iddialeri inceleyip Kur’an ve Sünnete arz edeceğiz. İki adil şahit olan Kur’an ve Sahih Sünnet bakalım Risale-i Nurlar hakkında nasıl bir şahitlik yapacak. Biz şuna kesinklikle inanıyoruz ki; Her insan hata edebilir; hatadan masun olan yalnızca yüce Allah’tır. İsmet ise, peygamberlere mahsustur. Kur'an dışında hiçbir kitap da sehivden arî değildir. Ancak biz şunu da iyi biliyoruz ki; Siad Nursi ve talebeleri kitaplarının Allah katından olduğunu ve hatadan beri olduğunu iddia etmekteler.
Biz ise "Üstat, efendi, imam…“ kabul edilen herkesinde hata edebileceğini, ancak ve sadece doğru olana icap edilmesi ve yanlışların ise reddedilmesi gerektiğine inanıyoruz. Bizim yazdığımız bu kısa risaledeki iddialar tamamen Risale-i Nurlar’dan alınmış iddialar olup asla ve asla bir iftira değildir. Zaten bu iddiaların Risale-i Nurlardaki kaynaklarınıda verdik dileyen araştırabilir. Şahit olacağımız bu hakikatlerden sonra Unutulmamalı ki; Bizler gerçekten iman eden müslümalar isek yıkamayacağımız hiçbir tabu ve put yoktur.

Nur Risalelerinde bize göre tenkit edilmesi gereken daha çok iddialar bulunmaktadır. Yapmak istediğimiz sadece bunların az bir kısmının eleştirisidir. Risale-i nur adlı eserlerde içerisinde büyük iddialar olmakla beraber bu eserlerde Kur’an ve Sünnete muhalif konuların bulunduğunu müşahede ettik. Biz bu iddia ve sapmaları kısaca aktarıp yine onları Kur’an ve sahih sünnete arz edeceğiz. Allah’tan bize başarı vermesini diliyorum.



*****
--- Risale-i Nurlarda Hz. Ali Efendimize Cebrail vasıtasıyla yazılı bir kitap indirildiğini Hz. Ali bu kitapçığı alıp okuyarak bütün gayba muttali olduğunu ve kim ne soracaksa sorsun kıyamete kadar olacak her şeyi biliyorum dediğini yazıyor.
Bu iddiaların Risale-i Nurlardaki kaynakları:
(--Lemalar 18 --Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 167, Onsekizinci Lem'a.)

Şia fırkasından duymaya alıştığımız bu tür batıl iddiaları Said Nursi’nin de söyleyip yazacağını bazı insanlar Said Nursi’ye atılmış iftira olarak sanabilir ancak bu ve bundan daha büyük iddiaları Said Nursi’nin yazdığı Risale-i Nurlardan aktarıyoruz. Bizim yazdığımız bu kısa risalede yazılanlar asla ve asla bir iftira olmayıp Said Nursi’nin Risale-i Nurlarından bizzat alınan iddialardır. Hemen belirtelim ki yinede tereddüt içinde olan kişilere biz diyoruz ki: İman kurtarmak için yola çıktığını söyleyen Said Nursi hakkındaki kanatlarınız bu yazdığımız kısa risaleyi okuyunca tamamen değişecektir.

Cenabı hak buyuruyor ki:
Vay o kimselere ki, elleriyle Kitabı yazarlar, sonra da onu az bir karşılığa değişmek için, “Bu, Allah’ın katındandır” derler. Vay ellerinin yazdıklarından ötürü onların haline! Vay kazandıklarından dolayı onların haline! (Bakara Suresi: 79)


Müşrikler Peygamberimizden kendisine gökten yazılı bir kitap indirilmesini istiyorlardı. Cenabı hak bunun olmayacağını bildiriyor ve şu ayeti indiriyor.
"Sana Kitabı kâğıtta yazılı olarak indirmiş olsak da, elleriyle ona dokunsalar bile, küfredenler yine de 'Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir!' derler." (En‘âm, 7.)
Peygamberimize indirilmeyen yazılı kitap Said Nursi’nin iddiasına göre Hz. Ali efendimize İndirilmiş. (!) (?) Daha çok Şia fırkasının duyduğumuz bu tür yalan ve iftiralara Said Nursi’de katılmış oldu.





*****
--- Said Nursi levh-i Mahfuzdaki Kur’an-ın aynısının kendisine yazdırıldığını. Ve bu işe şimdiye kadar da kimsenin kadir olamadığını iddia ediyor. Levh-i mahfuza bakarak Kur’an-ı oradan yazdığını iddia eden Said Nursi’nin ne kadar büyük bir iftira ve sapmanın içine düştüğünü sizler takdir edin.

Bu iddiaların Risale-i Nurlardaki kaynakları:
(--Âsâ-yı Mûsa, 85, Meyve Risalesi -- Mektubat, 167-168, Yirmidokuzuncu Mektub. --Barla Lâhikası, 107-108, Yirmiyedinci Mektubdan. -- Barla Lâhikası, 310, Yirmiyedinci Mektubdan/. -- Mektubat, 169, Ondokuzuncu Mektub. -- Kastamonu Lâhikası, 110, Yirmiyedinci Mektubdan. --Kastamonu Lâhikası, 299, Yirmiyedinci Mektubdan --Mektubat, 384, Yirmidokuzuncu Mektub. --Tarihçe-i Hayat, 666,)


Said Nursi Asrı Saadetten beri hiçbir kimsenin kendisinin yazdırdığı mucizeli ve tevafuklu Kur’an yazmaya yazdırmaya muvaffak olamadığını söylüyor ve şöyle devam ediyor, Hüsrev’e "yaz!" emir buyrulması İle Levh-i Mahfuzdaki yazılan Kur'an gibi yazılması.

Cenab-ı Hak buyurmuştur ki:
"Hayır, o şerefli bir Kur'an’dır. Levh-i mahfuzdadır."( Burûc, 21-22.)

Said Nursi gabya taş atar gibi Mahiyetini Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği levh-i mahfuzdaki gibi Kur'an yazdıklarını ileri sürenlerin bu iddiası da saçma sapan bir iddiadır.

Bu iddia; keyfiyetini bilmediğimiz levh-i mahfuzun yine keyfiyetini bilmediğimiz dili ve alfabesinden haberdar olmak anlamına da gelir ki, bunun sonu nereye varır bilemeyiz. Üstelik Arapça kitaplar harekesiz yazılıp okunabildiğine göre, kullarca başarılan bu iş levh-i mahfuzda -hâşâ- başarılamamış demektir. Subhanallah...

Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır:
De ki: Göklerde ve yerde olanlardan Allah tan başka hiç kimse gaybı bilmez.(Neml, 65)
O halde gaybı Allah tan başka hiç kimse bilmez. Ancak o bazı resullerini bir hikmet ve maslahat dolayısıyla gaybından dilediği kadarını muttali kılabilir. Onları bundan haberdar edebilir. Allah bazı peygamberlerinin dışında gaybını kimseye açmaz.

Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
O gaybı bilendir. O kendi gaybına hiç bir kimseyi muttali kılmaz. Meğerki beğenip seçtiği bir rasul ola (Cin, 26–27)

Yani Allahın kendisi muttali kılıp, haberdar ettiği kısmı dışında, gaybdan hiçbir şeyi bilemez. Buradaki rasul tabiri meleklerden ve insanlardan olan rasulleri kapsar. Çünkü Allah’u Teala sadece rasulleri söz konusu etmiştir. Rasuller de meleklerden ve insanlardan olur.

Bu ayetlere ve Bu ayetleri destekleyen sahih hadislere rağmen gaybdan haber verdiğini lehvi mahfuza bakarak oradan Kur’an-ı yazdığını yazdırdığını İddia edenler nasıl yalan iddianın sahibi olduklarını sizlerin takdirine bırakıyorum.



*****

--- Said Nursi Risale-i Nurların kendisine Allah tarafından ilham edildiğini hatta Allah tarafından yazdırıldığını söylüyor ve diyor ki:“ Bu Risale-i Nur bana Kur’an-ın indirildiği yerden indirilmiştir. Kimin haddine onun bir noktasına bile itiraz etmek…” diyerek kitaplarının vahiy kaynaklı olduğunu ve hatasız olduğunu iddia ediyor.

Bu iddiaların Risale-i Nurlardaki kaynakları:
( --Mektubat, 353-354; Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 267; Barla Lâhikası, 12. -- Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 36. -- Şuâlar, 572; Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 124, Sekizinci Şua. -- Tarihçe-i Hayat, 579, -- Barla Lâhikası, 21, Yirmiyedinci Mektuptan/Hulûsi. -- Rehberler, 141 -- Müdâfaalar, 300, Afyon Müdâfâsı/Zübeyir’in Müdafaasıdır. -- Müdâfaalar, 347, Afyon Müdâfâsı. )

Cenabı hak şöyle buyuruyor:
Vay o kimselere ki, elleriyle Kitabı yazarlar, sonra da onu az bir karşılığa değişmek için, “Bu, Allah’ın katındandır” derler. Vay ellerinin yazdıklarından ötürü onların haline! Vay kazandıklarından dolayı onların haline! ( Bakara Suresi: 79)

Yüce Allah, "Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar (yûhî). Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı. Fakat sen, onları düzmekte oldukları yalanlarıyla baş başa bırak!" buyurmuştur.( En'am, 112.)

Allah, burada, batıl ve asılsız şeyden "yaldızlı söz" diye bahsetmiştir. Çünkü sahibi onu elinden geldiğince süsler ve aldanmaya müsait kişinin kulağına atar; o da buna kanar ve inanır.

Said Nursî Risale-i Nurlar’ın vahiy eseri olduğunu iddia ediyor. Hatta Bu eseri Allah yazdırdı diyor. Ancak biz peygamber olmayan bir insana Allah’tan vahiy (ilham) gelir mi gelirse bunun sınırı nedir bunu anlatalım.

Said Nursi’nin iddiasının aksine risale-i nurlar batıl inanç ve hatalarla doludur. Bu hatalar ciltler dolusu kitabı dolduracak çoklukta ve vahim hatalardır. Cenabı hak kullarının kalbine ilham eder elbette ancak şeytanın da insanların kalbine vahiy (ilham) edeceği Kur’an da bize haber veriliyor. Allah bir kulun kalbine batıl şeyleri vahiy (ilham ) etmeyeceğine göre Risale-i Nurlardaki batıl şeylerin şeytanın ilhamı olduğu ortaya çıkıyor. Hatta şeytan insanı saptırmak için insana yaptığı ilhamların içine bazen doğru şeylerde katabilir, bunun amacı bu doğruların içine kattığı batıl şeylerle insanı saptırmaktır.

Öncelikle şu kesin olarak bilinmelidir ki İslam da ilmin kaynağı ilham veya rüya kesinlikle değildir. İlham veya rüya peygamberler için bilgi kaynağıdır onların rüyaları ve kalplerine gelen ilhamlar vahiy olup Allah şeytanı onların rüya ve ilhamlarına karıştırmamıştır. Diğer insanların Rüyaları ve kalplerine gelen ilhamlar Rahmani olduğu gibi şeytanide olabilir. Bize düşen bunları Kur’an ve sahih sünnete arz ederek Kur’an ve sünnete muhalif değillerse Allah’a hamdetmek, değilse Allah’a sığınıp onlardan uzak durmaktır.

Said Nursi ye gelen ilhamlar Rahmani olsa bile bunların dinde delil olması söz konusu değildir. Bu ancak kendini bağlar, Akıl sahibi bir insan ise bu ilhamlarını önce Kur’an ve sünnetin onayına arz eder. İnsanlara Kur’an ve sünnetin ahkâmını beyan ederdi.

Eğer ilham delil veya bilgi kaynağı olsa idi insanların sayısınca batıl yollar ortaya çıkardı herkes kendine göre bir batıl yol icat ederdi. Oysa hiçbir İslam âlimi buna tevessül etmemiştir.

Buharî ve Müslim’de Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Sizden önceki ümmetler arasında, kendilerine ilham olunanlar vardı. Eğer benim ümmetim içinde de böyle biri varsa, o da Ömer’dir." ( Buhārî, Fezâilu’s-Sahâbe, 6/37; Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe, 2/23)

"Kendilerine ilham olunanlar" şeklinde tercüme edilen "muhaddesûn" (kendilerine haber verilenler, kendilerine söz söylenenler) hakkında İmam Buharî, "Onların dillerine bir şeyin doğrusu geliverir." (Nak. Davudoğlu, Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, 10/232.) İmam Süfyan b. Uyeyne, "Muhaddes diye kavrayışlı ve anlayışlı kişiye denir." (Tirmizî, Menkabe, 54/3938)

İmam Cafer Sadık da, "Muhaddes, Allah’ın kendisine gerçekleri anlamasını sağladığı kimsedir." demişlerdir. (Nak. Mutahharî, Hâtemiyyet, çev. Şamil Öcal, Fecr Yayınları, Ankara 1989, 32)

Mülhemûn’dan olan Hz. Ömer (r.a.) demiştir ki:
"Ben üç şeyde Rabbime muvafakat ettim: “Ey Allah’ın Elçisi, İbrahim makamını namazgâh edinelim” dedim. Müteakiben “Siz de İbrahim makamından bir namazgâh edinin!” (Bakara, 215) ayeti nazil oldu.

Bir de hicap ayeti ki, “Ya Resulullah, kadınlarına emretsen de, onlar perde içine girseler! Çünkü hayırlı-hayırsız kimseler onlarla konuşabiliyor” dedim. Bunun üzerine hicap ayeti (Ahzâb, 32–33) nazil oldu.

Keza, Peygamber’in zevceleri, bir keresinde kendisine karşı kıskançlık göstermek üzere ittifak etmişlerdi. Eğer o, sizi boşarsa, yerinize Rabbinin ona sizden hayırlılarını vermesi ümit edilir, dedim. Derken bu (Tahrîm, 5) ayeti nazil oldu." (Buhārî, Salât, 32/52.)

Hz. Ömer’in bu sözleri, ayetlerin inmesinden önce olduğu hâlde, "Rabbim bana muvafakat etti" demeyip de, "Ben Rabbime muvafakat ettim" demesi onun ne kadar anlayışlı fakih ve Rabbine karşı ne kadar edepli olduğunun bir delilidir. Burada görüşünde isabet eden Hz. Ömer Hudeybiye anlaşmasında ise görüşünde hata etmiştir ve Peygambere (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) muhalefet etmiştir. Nitekim şeytan, ilhama mazhar olan Hz. Ömer’e Hudeybiye Antlaşması sırasında, Furkan suresinin okunuşu ile ilgili olarak Hakim b. Hizam’la olan tartışmasında ve Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vefatı sırasında birtakım aldatmalarda bulunmuş ve Ömer’in nefsine arız olan bu düşünceler ve yanlışlardan ancak kendisine Ayet ve hadisler arz olununca dönmüştür. Ömer gibi bu ümmetin Ebu Bekr (Radıyallahu Anh)’dan sonra en hayırlısı bile hata etmiştir.

Anlaşılacağı üzere ilham; Allah’ın, meseleleri daha açık görüşle anlaması için kişinin kalbini açması, bunu kişiye kolaylaştırması ve onu doğruya sevk etmesidir. Yoksa ciltlerce risaleleri, kişiye âdeta zorla, "ihtiyarı ve rızası haricinde yazdırması" değildir.

Cenab-ı Hak buyurmuştur ki:
"Senden önce gönderilen her Rasul ve her nebi bir temennide bulunduğu zaman, şeytan onun temennisine bir şey sokmuştur. Fakat Allah, şeytanın soktuğu şeyi iptal eder, sonra da ayetlerini sağlamlaştırır. (...)"( Hac, 22/52.)

Bu ayeti kerimede açıkça görülüyor ki; Şeytan Peygamberlerin kalplerine bile bir şeyler sokuşturmaya çalışmıştır ancak Allah Peygamberleri şeytanın vesveselerinden korumuştur. Böylece Allah kendi ayetlerini muhkem hâle getirmiştir. Zira nebi, hak üzeredir. Oysa diğer bütün insanlar şeytanın vesveselerinden korunmamışlardır. Onlar ancak kalplerine gelen şeyleri Kur’an ve Sünnete arz ederek onun onayladığına uyup onaylamadığından uzak durmaları gerekir.

Hz. Ömer, ashab-ı kiram ile istişare eder ve bazen kendi görüşünü bırakıp onların düşüncesine katılır, bazen de ashap ona uyardı. Olur ki, Ömer bir söz söyler, ama bir Müslüman kadın kalkıp onun sözlerini reddeder ve gerçeği açıklar, Ömer de kendi görüşünden vazgeçip, bu kadının sözlerine hak verirdi. Meselâ, mehir miktarını belirleme meselesinde böyle olmuştu. Yine olur ki, o bir görüşe sahip olur, fakat o konuda kendisine Hz. Peygamber’den bir hadis hatırlatılır, bunun üzerine hemen kendi görüşünü terk ederek bu hadisle amel ederdi. Çeşitli konularda, ilgili bazı sünnetleri kendisinden aşağı mertebede bulunan kişilerden alırdı. Bazen bir şey söyleyip, kendisine "isabetlisin!" denildiğinde o: "Vallahi Ömer, gerçeğe isabet mi etti, yoksa yanıldı mı, bilmiyor!" şeklinde cevap verirdi.

Bizden önceki ümmetlerde kendisine ilham verilenlerin varlığı kesindir. Böyle kimselerin bu ümmette (ümmet-i Muhammed’de) bulunması, ümmetlerin en faziletlisi olmakla beraber, (yukarıda naklettiğimiz hadiste) şart edatına bağlanmıştır. Çünkü bizden önceki ümmetlerin onlara ihtiyacı vardı. Bu ümmet ise, Nebilerinin ve onun risaletinin kemalinden dolayı onlardan müstağnidir. Allah Tealâ, bu ümmeti Nebiden sonra, keşif, ilham, muhaddes ve rüya sahibi kimselere muhtaç kılmadı. Şart edatıyla yapılan bu bağlantı, ümmetin kemalinden ve müstağni oluşundandır, noksan oluşundan değil. Sıddık, muhaddesten (İlham olunandan) daha kâmildir, çünkü sıddıklığın kemali; mana bağlılığı ile ilham, içe doğma, keşif gibi şeylerden müstağnidir. Çünkü sıddık bütün kalbini, sırrını, içini-dışını Resulüne teslim etmiştir. Bununla o, diğer şeylerden müstağni olur.

Birçok hayalperest ve cahilin "Kalbim Rabbimden bana bunu ilham ediyor" dediği şeye gelince; kalbinin ona bir şeyler söylemiş olması doğrudur, fakat kimden? Rabbinden mi, yoksa şeytanından mı? "Kalbim bana Rabbimden böyle ilham etti" derse, kendisine ilham edip etmediğini bilmediği birine söz isnat etmiş olur ki, bu da yalandır. Bu ümmetin muhaddesi, asla böyle söylemez, hiçbir zaman böyle bir şeyi ağzına almaz. Şüphesiz Allah, Ömer’i, bunu söylemekten korumuştur. Bilâkis, bir gün kâtibi "Bu, müminlerin emîri Ömer b. Hattab’a Allah’ın gösterdiği (öğrettiği, ilham ettiği) şeydir" diye yazdığında, Ömer: "Hayır, onu sil! Bu, Ömer b. Hattab’ın gördüğü şeydir, eğer o doğruysa Allah’tandır; yanlış ise Ömer’dendir. Allah ve Resulü ondan beridir, uzaktır, diye yaz!" buyurmuştur. Ömer "kelâle" (miras hukukuyla ilgili bir kavram) konusunda: Bu konuda kendi görüşümü söylüyorum, eğer doğruysa Allah’tan; şayet yanlış olursa benden ve şeytandandır, der. Resulullah (s.a.v.)’ın şahadeti ile muhaddes olan Ömer’in sözü böyledir. Oysa Tasavvuf fırkasına mensup birçok kişinin ve Said Nursinin "Rabbim, kalbime böyle ilham etti" dediğini görürsün.

Bu konuda Hz. Ebu Bekir’in tavrı da Hz. Ömer’inki gibidir. Nitekim o da, "Kendi reyimi söylüyorum. Eğer isabet edersem Allah’tandır; hata edersem bendendir." demiştir. Aynı mealdeki sözler, Hz. Ali’den ve İbn Mesud’dan da rivayet edilmektedir.

İbn Kayyım el-Cevziyye, İgasetu’l-Lehfan fi Mesayidi’ş-Şeytan adlı eserinde der ki:

Peygamberlerden başkaları, şahsî düşüncelerinde ve ilhamlarında hata da ederler, isabet de. Onların zan ve ilhamları, düşünceleri ve hatıraları, Allah’ın kulları için delil ve hüccet niteliği taşıyamaz.

Allah’ın ilhamına mazhar olanların sadatı, ashab-ı kiram efendilerimizdir. Onlardan Hz. Ömer (r.a.)’in, ilâhî ilhama mazhar olduğu, hadis ve nice olaylar ile sabittir. Böyleyken o, belli bir konuda fikrini söyler, mertebesi ondan çok aşağı bulunan biri de kendisine itiraz ederdi. O da, gelen itirazı anlayışla karşılar, üzerinde düşünüp istişarelerde bulunur, kendisinin hatalı olduğu anlaşılır, o da hatasından dönerdi. Şahsî düşüncelerini ve ilhamlarını, daima Allah’ın Kitabına, Resulullah’ın Sünnetine arz ederdi. Kendi zan ve ilhamlarına itibar ve itimat etmezdi. Yani onları değil, Allah’ın Kitabını ve Resulünün Sünnetini hakem tanırdı.

Bu ümmetin en faziletlisi ve hakka en yakın olan sahabe ve tabiin böyle iken birde Said Nursi’nin iddialarına bakınız. Yazdığı kitabın Allah katından yazdırıldığından o kadar emin ki noktasına bile kimsenin itiraz edemeyeceğini söylüyor. Risale-i Nurlar’ın, Kur’an’ın indirildiği yerden indirilmiştir diyecek kadar sapmış ve şeytanın oyuncağı olmuştur.

Said Nursi ve onun gibi şeytanın oyuncağı olmuş kişiler Kur’an ve Sünnet ilmini öğrenmeleri ona uymaları gerekirken kalplerine gelen batıl ilhamları kendilerine din edinmekteler. Oysa vasıtasız olarak yüce Allah ile konuşup, doğrudan doğruya ondan ilim ve marifet alan zatlar, ancak Hz. Musa (a.s.) gibi peygamberlerdir. Bunun için ona "Kelimullah" denilmiştir. Bu cahil kişiler ise, kendilerinin de Kelimullah olduğunu zannetmekte, ilim ve din dışı sözler söylemektedirler. Evet, bu kişiler bazı sesler duymuşlardır. Fakat Rahman’ın değil, şeytanın sesini... Ya da nefs-i emmaresinin sesini.

Ashab-ı kiramın, kendi düşüncelerini ve kararlarını itham etmelerinin misalleri pek çoktur. Hâlbuki onlar, bu ümmetin en hayırlıları, kalpleri en temiz, ilimleri en derin olanlarıdır. Nefsanî ve şeytanî ahvalden en uzak bulunanlar onlardır. Kitaba ve Sünnete en çok ittiba edenler de onlardır. Kitabı ve Sünneti aradan çıkarıp "Bana kalbim, Rabbimden alarak dedi ki..." diyenler ise, Kitaba ve Sünnete en uzak olanlardır. Gerçekten züht ve takva sahibi olanlar ise, dosdoğru yol üzerinde bulunup, asla şahsî keşiflerine ve ilhamlarına önem vermezler. Bunları kendilerine hakem tanımazlar. Herhangi keşfi ve ilhamı, Kitaptan ve Sünnetten iki şahit olmaksızın kabul etmezler. İşte bu ümmetin gerçek takva sahibi kişileri de bunlardır.




*****
--- Said Nursi kimseye soru sormamak kaydıyla ilmini Rüya yoluyla ve Hz. Peygamberden aldığını iddia ediyor. Sadece üç ay ilmi tahsili olan Said Nursi’nin ilmi rüya ve ilham kaynaklı olduğu naklediyor.

Bu iddiaların Risale-i Nurlardaki kaynakları:
(--Tarihçe-i Hayat, 32, İlk Hayatı. -- Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 102; Şuâlar, 564, Birinci Şua. --Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 21-22, Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar)
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, Said Nursi’ye rüyasında, ümmetine soru sormaması şartıyla Kur’an ilimi öğretileceğini müjdelediğini iddia etmiştir. Said Nursî, rüyaların delil ve hüccet olmadığını belirtmesine karşın, Kur'an ilminin kendisine Hz. Peygamber tarafından rüyada verildiğini söylemektedir. Delil ve hüccete dayanmayan bir yolla, Kur'an ilmi öğrenilemez, elde edilemez. Elde edilen bir şey varsa da bu, ilim olarak vasıflandırılamaz. İslâm, ilim edinme yollarını, bilgi kaynaklarını göstermiştir. Rüyalar din hakkında delil olmadığı gibi ilminde kaynağı olmaz.
Şimdi, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in rüyada görülme meselesini ele alalım:
"Rüyasında beni gören, (hak olarak) beni görmüştür, çünkü şeytan ben(im suretim)le hayale giremez." (Buhārî, Ta‘bir, 10/13.)
"Beni rüyada gören, hakikaten görmüştür, çünkü şeytan benim şeklime giremez."(Müslim, Rü'yâ, 1/10.)

Bu hadis-i şerifin izahı şöyledir: Bir kimse, Hz. Peygamber’i kendi şekli ve sureti ile görürse, gerçekten Hz. Peygamber’i görmüş olur. Çünkü şeytana Hz. Peygamber’in şekline girerek birini aldatabilme gücü verilmemiştir. Bu açıklamayı Muhammed b. Şirin yapmıştır. İmam Buharî onun şu sözünü nakletmektedir:
"Peygamber’i rüyada görmek, kişinin onu ancak hayatında vasıflandığı sureti üzere gördüğü zaman gerçekleşir."( Buhārî, Ta‘bir, 10/12.)

Allâme İbn Hacer, sağlam senetlerle şöyle rivayet etmektedir: Bir kimse İbn Sirin’e, "Ben rüyamda Hz. Peygamber’i gördüm deyince" ne şekilde, ne biçimde gördüğünü sorardı. O kimse Hz. Peygamber’in şekline ve şemailine uymayan bir biçim söylerse, İbn Sirin ona: "Sen Hz. Peygamber’i görmemişsin" derdi. İbn Abbas’ın tutumu ve davranışı da aynıydı. Nitekim Hâkim, senediyle bunu nakletmiştir. Doğrusu şu ki: Hadisin sözleri de bu manayı tevsik ve ispat etmektedir. Bu hadisin sahih senetlerle nakledilen sözlerinin hepsinden anlaşılan şey, şeytanın Hz. Peygamber’in şekline giremediğidir. Yoksa herhangi bir şekle girip, insanı Hz. Peygamber’i gördüğünü zannettirerek aldatması değil.

Bu konuda, birçok âlimin görüşü bu minval üzeredir. Şeyh Alâaddin der ki:
Demek ki, sahih olan rüya Resulullah’ın sahih bir nakille sabit olan suretini görmektir. Şayet, biri bu suretten başka bir surette Resulullah’ı rüyasında gördüğünü zannederse; o, Resulullah’ı görmemiştir.

Bazı kimseler, "Eğer şeytanın hilesinden korunmak, Hz. Peygamber’i sadece kendi asıl şekli ile görülmesi şartına bağlı olsaydı, o zaman bu koruma, ancak sağlığında Peygamber’i görmüş olan kişiler için mümkün olurdu. Daha sonraki dönemlerde gelen kimseler, rüyalarında gördükleri şahsın suretinin Hz. Peygamber’e veya başka bir kimseye ait olduğunu nasıl bilebilirler?" diye soruyorlar. Böyle bir sorunun cevabı şudur: Daha sonraki dönemlerde gelen kimseler, rüyalarında gördükleri şahsın Hz. Peygamber olduğunu tam bir güvenle söyleyemezler. Ama rüyalarının manasının ve konusunun Kur'an-ı Kerim ve Sünnetin bildirdiklerine uyup uymadığını kesin olarak bilebilirler. Eğer bu rüya, Kitaba ve Sünnete uygunluk gösteriyorsa, o zaman gerçekten rüyasında gördüğü kimsenin Hz. Peygamber olması ihtimali çok daha fazladır. Çünkü şeytan bir kimseye doğru yolu göstermek için değişik şekle giremez.

Eğer bir kimse rüyasında Hz. Peygamber’i görse de, ondan herhangi bir emir alsa veya bir şeyi o kimseye men etse ya da din konusunda ondan bir çeşit işaret ve ima yollu bir şey görse; o gördüğü, duyduğu şeylerin Kitapta ve Sünnette benzerini görmeden onlara uyması, uygulaması caiz değildir. Allah Tealâ ve Peygamberi, din konusunda, bizi rüyalara, ilhamlara ve keşiflere bırakmamış, hakkı ve batılı, doğruyu ve yanlışı pırıl pırıl bir Kitap ve senetli, delilli bir Sünnet içinde önümüze koymuştur. Eğer gördüğünüz bir rüya veya keşif yahut ilham, Kitaba ve Sünnete uygun ise, o zaman Peygamber’i görmeyi nasip etti diye veya keşif ve ilham nimetini lütfetti diye Allah’a şükrediniz. Ama o gördüğünüz rüya, Kitaba ve Sünnete ters ve aykırı ise, o zaman da onu reddederek, böyle denemelerden ve imtihanlardan koruması için Allah’a yalvarınız.

Bu inceliği anlayamamaktan dolayı pek çok kimse, dalâlete düşmüştür ve düşmeye devam etmektedir. Bizzat tanıdığım bazı kimseler rüyalarında, inandıkları sapık bir mezhebin kurucusuna Hz. Peygamber’in iltifat ettiğini veya onu desteklediğini gördüklerini zannettiklerinden dolayı, o sapık mezhebe bağlanmışlardır. Eğer onlar, rüyada gördükleri herhangi bir insan şeklinin Hz. Peygamber olamayacağı ve Hz. Peygamber’i gerçekten rüyada görmek nasip olsa bile, onunla dinî bir hüküm elde edilemeyeceği gerçeğini bilmiş olsalardı, böyle bir sapıklığa düşmezlerdi.

Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur ki:
"(...) Rüya üç türlüdür: (...) Üçüncüsü: Kişinin kendi kendine konuştuğu (düşündüğü) şeylerden meydana gelir. (...)"(Müslim, Rü'yâ, 6.)

Bütün bu aktardıklarımız göstermektedir ki, Said Nursî ve şakirtleri davalarını ispat edebilmek için birtakım rüyalara sığınmışlardır. Bunlara tâbi olanların birçoğu da, rüyalarında gördükleri ile hareket edip, bunlara inanmışlar ve arkalarından gitmişlerdir.

Anlatılan bu rüyaların Nur Risaleleri’nde uzun uzun zikredilmesi tesadüfî değildir. Zira bu çeşit rüyalar, safdil ve basit insanları aldatmada kullanılan en yaygın vesiledir.

Bildiğimiz gibi, avam tabakasının ve cahillerin büyük bir kısmı rüyaya bağlanırlar, rüyadan gelen her şeyi tasdik ederler, onu hayatlarında takip edecekleri yolu aydınlatan bir ışık sayarlar; alâmetlerini, hayallerindeki kalıntıları incelemeye koyulurlar.

Sadık rüyalar azdır. Bunlar sadık rüya olsa bile bunlar zannı delildir ve üzerine itikadı esaslar kurulamaz, bir fikrin ispatına veya dinî hükümlerden herhangi birine delil olamaz.






*****
---Said Nursi ABD, İngiltere ve birçok Avrupa devletinin devlet olarak İslam’ı kabul edeceğini Kur’ana sarılacağını bildiriyor Bu ülkelerin kominizim ve dinsizliğe karşı İslam’ı kabul ederek mücadele edeceğini ve Amerika’nın bütün kuvvetiyle İslam’a ve Müslümanlara destek olacağını, Müslümanlarla ittifak halinde olacağını, İslam’ı destekleyip yayacağını, Yeni İslam devletlerini destekleyeceğini yazıyor.

Bu iddiaların Risale-i Nurlardaki kaynakları:
( -- Emirdağ Lâhikası I, 242, Yirmiyedinci Mektuptan/Aziz); -- Tarihçe-i Hayat, 489, Emirdağ Hayatı -- Rehberler, 36, Gençlik Rehberi/Onikinci Söz’ün İkinci Makamının Zeyli. --Tarihçe-i Hayat, 88, İlk Hayatı -- İctimâi Reçeteler II, 101, Arabî Hutbe-i Şamiye Eserinin Tercümesi.)

Said Nursî, tek tek şahısların İslâm’la tanışıp hidayet bulmaları ile, devlet ve hükümetlerin faaliyetlerini birbirine karıştırmıştır. Bu devletler şu ana kadar bırakın İslam’ı kabul etmeyi İslam’a düşmanlığını hala devam ettirmekteler. Yine bu devletler Müslümanlara yeryüzünde zulüm etmeye de devam etmekteler. Üstelik kominizim yıkılıp yok olduğuna göre Said Nursi’nin gabya attığı bir taş daha yalana isabet ettiği ispatlanmış oldu.

Bu devletlerde Hıristiyanlık tekrar gündeme gelmiş, haçlı ruhu hortlayarak Müslüman asıllı ulusların başına belâ olmuştur. Avrupa’nın ortasında Bosna Hersek’te Müslümanlar soykırıma uğradılar. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile orada da tekrar gündeme gelen Hıristiyanlık, Ermeni zulmüyle Müslümanlara kan kusturmaya devam etmektedir. Rusya, Müslüman Çeçenlere hâlâ büyük zulümler uygulamaktadır.

Said Nursî, İngiltere’den de bahsetmektedir ki, yukarıda da belirtildiği gibi, orada bazı şahıslar İslâm ile müşerref olmuşlardır. Ama İngiltere devlet olarak, asırlardır İslâm ve Müslümanların en büyük düşmanıdır. Yıllarca İslâm ülkelerini sömürmüş, Müslümanları Hıristiyanlaştırmaya çalışmıştır. Hâlâ da bu faaliyetlerine birçoğu fakir olan Asya ve Afrika ülkelerinde, hatta Türkiye’de misyonerleri vasıtasıyla devam etmektedir. Müslümanlara yaptığı en büyük düşmanlık ise, Said Nursî’nin de hayatta olduğu bir tarihte, İslâm topraklarının ortasına İsrail gibi bir terörist Yahudi devletini kurması olmuştur. Keza, Amerika da bu işin en büyük ortağıdır. Bunlar yakın tarihin bilinen olaylarıdır ki, Amerika gibi zalim bir devleti, Said Nursî nasıl olmuşda Müslüman olacağını, İslam’a hizmet edeceğini, İslam devletlerine destek ve himaye edeceğini iddia ediyor.

Oysa Amerika; Asya’yı, Afrika’yı ve en önemlisi Ortadoğu’yu karıştıran, barışı ve sükûneti önleyen, hatta oraları Müslüman kanına bulayan bir devlettir. Hâlen Filistin başta olmak üzere Ortadoğu’nun birçok ülkesinde Müslüman kanı, Hıristiyanlar ve Yahudiler tarafından akıtılmaktadır ki, bunların en büyük destekçisi Amerika ve İngiltere’dir. Irak’ın hâlinden hiç bahsetmeyelim.

Nur Risaleleri’ndeki Said Nursî’yi tavsif eden övgü dolu cümlelerin ayaklarının yere basmadığının en bariz delili, bu safdil ve basiretsiz yorumlardır. O zamanlar Amerika’nın aradığı salim dine (!) talip ve Amerika’nın biçtiği bu rolü oynamaya amade olan bu zihniyetin, Amerika’nın uyguladığı şeytanî siyaseti başka türlü yorumlaması da beklenemezdi.


Said Nursi ABD, İngiltere ve Avrupa’nın birçok devletinin Müslüman olup İslam’a ve Müslümanlara hizmet edeceğini değil de, Nurculuk adındaki batıl dine müsamaha gösterip yardım edeceğine söyleseydi bu kehanetinde isabet etmiş olurdu. Malum olduğu gibi kâfirler İslam’ı ve Müslümanları yıkmak için Tasavvuf gibi nurculuk gibi batıl yolları ve fırkaları hep koruyup desteklemiştir, Çünkü bu kâfirler iyi biliyorlar ki; İslam’ı tahrif edip, Müslümanları zehirleyip yerde süründürmek için bu batıl fırkalar biçilmiş hazır kaftan gibidir. Bu kaftanın allanıp pullanıp Müslümanlara İslam diye giydirilmesi gerektiğini biliyorlar. Bu batıl fırkaların/dinlerin ismi bazen diyalog olur, Bazen aşk ve hoşgörü olur, Bazen demokrasi olur, Bazen tasavvuf olur, Bazen nurculuk olur… Vb.

İsimler değişse de bu fırkaların belirgin özellikleri şunlardır: Küfre ve kefire gayet hoşgörülü, Müslüman’a ise gizli ve açık kin ve düşmanlık beslerler, Kur’an ve Sünnetten yaban eşeği gibi kaçtıkları halde kendi elleriyle yazdıkları batıl eserlerine ise sıkı sıkı sarılırlar. Sünnet ehlinden ve sünnetten kaçtıkları halde, Bidat ve hurafelerin peşinde koşup ona sarılırlar, Müslümanları çeşitli isimlerle itham ettikleri halde kendi batıl yollarını ve önderlerini yaldızlı sözlerle yerlere göklere sığdıramazlar.

Said Nursi gibi şahısların bu batıl inançları etkisini o kadar göstermiştir ki; Türkiye’nin en meşhur nurcu liderleri papanın elini öpecek kadar alçalmıştır. Bundan daha kötüsü Müslümanların memleketlerini işgal eden Hıristiyanlara karşı cihat eden mücahitler için ise bakın o nurcu liderler ne diyor: “Bunlar insanlar içinde en çok nefret ettiğim kişilerdir” diyerek kâfire dost olduğunu ortaya koymuştur.






*****
---Said Nursi Risale-i Nurlarda; Dünyada ki sıkıntılar, felaketler, sebebiyle kâfirlere de merhamet ve mükâfat vardır. Diyor ve şöyle devam ediyor:” Kâfirlerden olanlar meşakkat ve sıkıntı sebebiyle ölürse on beş yaşına kadar olanlar hangi dinden olursa olsun şehit hükmündedir. On beş yaşından yukarı olan kâfirler ölürse de masum ve mazlum ise; mükâfatı büyüktür belki onu Cehennem’den kurtarır.” diyor

Said Nursi şöyle devam ediyor: Din hususunda fetret dönemi yaşıyoruz. Hz. İsa gelince dinin hakikatiyle hükmedecek. Şimdi fetret döneminde yaşayan Hz. İsa’ya mensup Hıristiyanların çektikleri sıkıntı ve felaketler onların günah ve küfürleri için birer kefaret olur. Bu belki cehennemden çıkmalarına sebep olur. Diyor. Said Nursi Kalbine böyle bir ihtar gelmesinden dolayı da şükrediyor (Bu ihtar kimden geliyor sa?!)

Bu iddiaların Risale-i Nurlardaki kaynakları:
( --Kastamonu Lâhikası, 114-115, Yirmiyedinci Mektubdan/Gayet ehemmiyetlidir; -- Tarihçe-i Hayat, 290, Kastamonu Hayatı/Üstad Bediüzzaman’ın İkinci Dünya Harbi Esnasında Yazdığı Mühim Bir Mektub.)

Said Nursî, bu büyük iddialarına ilmî bir tek delil göstermemiştir. Tek delili (?), kimin ettiği belli olmayan kalbine gelen ihtarlardır. Said Nursî’ye, Allah’ın Kitabından ve Resulünün sahih hadislerinden aldığımız haberler ile cevap vereceğiz:

Cennet ve nimetleri kâfirlere haram kılınmış olup, yüce Allah, başlarına ne musibet gelirse gelsin kâfirleri cennete koyacak değildir. Küfrün cezası da içinde ebedî kalınacak olan cehennemdir. Bunlar nasslar ile sabittir.

Cehennemin pek çok tabakası, çeşit çeşit azabı vardır.

"Şüphe yoktur ki, münafıklar ateşin en aşağı tabakasındadırlar. Onlar için asla bir yardımcı bulamazsın." ( Nisa, Suresi:145.)

"Cehennem ise, o azgınların hepsinin birden buluşma yeridir. Onun yedi kapısı, her kapının da, oradan girmek için ayrılmış bir grubu vardır." (Hicr, Suresi: 43–44.)

Hz. Peygamber (s.a.v.) de bu konuda şöyle buyurmuştur:
"Kıyamet günü cehennem ehlinin en hafif azap göreni, ayak çukurlarına iki ateş parçası konulacak olandır ki, bunların sıcaklığından beyni kaynayacaktır." (Buhārî, Rikāk, 51/145; Müslim, İman, 91/363.)

"Mükâfat" kelimesi ise, bu konuda kaçınılması gereken bir sözdür. Kâfirler mükâfatlandırılacak ne yapmışlardır?

"(...) Kâfir olarak ölenlerin bütün amelleri dünyada da ahirette de boşa çıkmıştır ve onlar ateş halkıdır, orada sürekli kalacaklardır." (Bakara, Suresi:217.)
"(...) İmanı tanımayıp küfre sapanın ameli boşa gitmiştir. Kendisi de ahirette kaybedenlerdendir." ( Mâide Suresi:5.)

"Rablerini inkâr edenlerin amelleri, fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu küle benzer (ki, rüzgâr sebebiyle ondan hiçbir eser kalmamış gibi) onlar da kıyamette amellerinden hiçbir şey elde edemezler. İşte bu, çok uzak bir sapıklıktır." (İbrahim, Suresi:18)

"İnkâr edenlerin ve Allah’ın yolundan saptıranların amellerini Allah boşa çıkarır. İman edip salih amel işleyenlerin ve Muhammed’e Rablerinden hak olarak indirilene inananların kötülüklerini ise örter ve hâllerini ıslah eder. Bu, inkâr edenlerin batıla; iman edenlerin ise Rablerinden gelen hakka tâbi olmaları dolayısıyladır. İşte Allah, onların durumlarını, insanlara böyle anlatır." (Muhammed, Suresi:1–3.)

"Küfredenler ise, yüzükoyun düşüş onların olsun! (Allah) onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, onların, Allah’ın indirdiklerinden hoşlanmamaları sebebiyledir. Allah da onların amellerini heder etmiştir." (Muhammed, Suresi:8-9)

Sahih-i Müslim’in İman Bölümü’nde 92. Bap "Kâfir Olarak Ölene Hiçbir Amelin Fayda Vermeyeceğine Delil Babı"dır. Bu bapta nakledilen hadis de şöyledir:

Aişe (r.anhâ) şöyle dedi:

-Ey Allah’ın Elçisi, İbn Cüd'an cahiliye devrinde akrabasına yardım eder, fakirleri doyururdu. Acaba bunlar ona bir fayda verir mi? dedim. O:
-Hayır, fayda vermez. Çünkü o bir gün bile "Ya Rabbi, din gününde benim günahlarımı mağfiret eyle" dememiştir, buyurdu. (Müslim, Îmân, 92/365.)

Hz. Peygamber, bu adamın ahirete inanmadığını, böyle birine ise, yaptığı hayır ve hasenatın hiçbir faydası olmayacağını belirtmiştir.

Kadı Iyaz diyor ki: Kâfirlere amellerinin fayda vermeyeceğine, bunlardan dolayı sevap görmeyeceklerine, azapları da hafifletilmeyeceğine icma-ı ümmet mün'akıt olmuştur. Lâkin, suçlarına göre küffarın azapları birbirinden şiddetli olacaktır. (Nak. Davudoğlu, Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, 2/246–247.)

Said Nursî’nin "masumlardan kimleri kastettiği anlaşılmıyor. Eğer kastedilen kâfirlerin çocukları ise, bunların durumu hakkında ulema ihtilâf etmiştir. Bazı âlimler, onların cennetlik olduğu görüşündedirler ki, onlar için sadece "ehl-i necat" demişlerdir. Bu görüşten hareket edilse dahi, "şehadet" kelimesi onlar için yine kullanılamaz. Çünkü birine ancak naslar da belirlenen durumlar doğrultusunda "şehit" denebilir ki, bunlar için böyle bir şey asla varit değildir.

Kâfirlerin çocuklarının babalarına tâbi olduğu ve haklarında tevakkuf edilip, "Yaşayacak olsalardı onların neler yapacaklarını Allah daha iyi bilir" şeklinde ifade edilen görüşteki âlimlere göre ise, onlara ehli-i necat bile denilmez, nerede kaldı ki şehit denilsin... Said Nursî’nin masumlardan kastı, herhangi bir durumdaki kâfirler ise, bu kelimenin onlar için kullanılması "şahadete ve şühedaya" yapılan bir iftira ve zulümdür.

Bizim burada maksadımız, kâfirlerin çocuklarının durumunu tahkik etmek değil, sadece, ne şekilde ölürlerse ölsünler ya da öldürülsünler onlara "şehit" denilemeyeceğini ortaya koymaktan ibarettir.

On beş yaşına kadar olanların, hangi dinden olurlarsa olsunlar "şehit" kabul edilmesi, İslâm’a aykırıdır. Örneğin; bir çocuk on dört yaşında iken buluğa erse ve küfür üzere iken bir musibet sırasında ölse, o, kâfir olarak ölmüştür, şehit olarak ölmesi ise şurada kalsın...

Said Nursî, zamanını âdeta "fetret devri" olarak görmektedir. Bahsimiz olan bu mektup, Tarihçe-i Hayat’ta da belirtildiği gibi, 2. Dünya Savaşı sırasında yazılmıştır. Savaş esnasında ölen Hıristiyanların durumunu, kendince ele almaktadır. Said Nursî, Hıristiyanlardan genel olarak bahsetmektedir.

Kesin ve mütevatir olarak bilinmektedir ki, Hz. Muhammed (s.a.v.) müşrikleri kendisine iman etmeye davet ettiği gibi ehl-i kitabı da kendisine iman etmeye davet etmiş; müşriklerle savaştığı gibi ehl-i kitapla da savaşmıştır. Tebuk yılı Hıristiyanlara açılan savaşlara ve yapılan seriyyelere bizzat kendisi de katılmış, hatta azatlısı ve oğul edindiği Zeyd b. Muhammed, Cafer ve başka yakınları Hıristiyanlarla yapılan savaşlarda öldürülmüşlerdir. Yine Necran Hıristiyanlarının cizye vermelerini kendisi istemiştir.

Kendisinden sonra Raşit halifeleri de ehl-i kitapla savaşmış; onlardan olup kendilerine savaş açanlara savaş açmış ve savaşmayıp kendilerine cizye vermeyi kabul edenlerden cizyeyi almışlardır.

Kur'an, ehl-i kitabı Hz. Muhammed’e uymaya davet eden, ona tâbi olmayanları tekfir edip kınayan ve lânet eden; tıpkı müşrikler için söz konusu olduğu gibi ehl-i kitaptan ona tâbi olmayanların cehennemi hak ettiklerini ifade eden ayetlerle doludur. Bu ayetlerin birinde şöyle buyrulmaktadır: "Ey kitap ehli, biz bazı yüzleri silip arkalarına döndürmeden, ya da cumartesi adamlarını lânetlediğimiz gibi onları da lânetlemeden önce, yanınızdakini doğrulayıcı olarak indirdiğimiz (Kitab)e iman edin." (Nisâ, 4/47) Kur'an’da "Ey kitap ehli...", "Ey İsrail oğulları..." ifadeleriyle başlayan pek çok ayet vardır.

Yüce Allah yine şöyle buyurmaktadır: "Kitap ehlinden ve müşriklerden (Hakk’ı) tanımayanlar, kendilerine açık delil gelinceye kadar (bulundukları hâlden) ayrılacak değillerdi. (İşte o delil), Allah tarafından (gönderilmiş) tertemiz sahifeleri okuyan bir elçidir. O sahifelerde doğru yazılmış hükümler vardır. Kitap ehli, ancak kendilerine açık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler. Oysa kendilerine, dini yalnız Allah’a halis kılarak, Allah’ı birleyenler olarak ona kulluk etmeleri, namaz kılmaları, zekât vermeleri emredilmişti. İşte doğru din budur. Kitap ehlinden ve (Allah’a) ortak koşanlardan kâfir olanlar, cehennem ateşindedirler. Orada ebedî kalacaklardır. Onlar halkın şerlileridir. İnanan ve iyi işler yapanlar da halkın en hayırlılarıdır." (Beyyine, 98/1-7) Benzeri ayetler Kur'an’da pek çoktur. Yüce Allah ayrıca şöyle buyurmuştur: "De ki: 'Ey insanlar, ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi Allah’ın elçisiyim.'" (A‘râf, 7/158) "Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik." (Sebe’, 34/28)

Müstefiz haberle gelen bir rivayette Peygamber (s.a.v.)’in: "(Diğer) Peygamberlere beş konuda üstün kılındım" buyurduğu ve bunlardan birinin de şu olduğu nakledilmiştir: "(Diğer) Peygamberler sadece kendi kavmine gönderilirdi, ben ise bütün insanlara gönderildim." (Müslim, Tirmizî, İbn Hanbel) Hatta Hz. Muhammed (s.a.v.)’in insanlarla birlikte cinlere de gönderildiği mütevatir haberlerle sabittir. O hâlde, mütevatir nakille kesin olarak bilinmektedir ki, Hz. Muhammed (s.a.v.) kitap ehlini kendisine iman etmeye davet etmiş, onlardan kendisine iman etmeyenlerin küfrüne hükmetmiş, İslâm’ı kabul edinceye ya da cizyeyi verinceye kadar kendileriyle savaşılmasını emretmiş, bizzat kendisi onlarla savaşmış, cizye vermelerini emretmiş, savaşçılarını öldürmüş, çocuk ve kadınlarını esir almış, mallarını ganimet olarak almıştır. Hıristiyanlardan cizye almıştır. Âl-i İmrân suresi de bu konuda nazil olmuştur. Yine Tebuk Yılı Hıristiyanlarla savaşmış ve Berâe suresi bu konuda inmiştir.

Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ ve Mâide sureleriyle diğer Medenî surelerin hepsinde kitap ehli, Hz. Muhammed (s.a.v.)’e iman etmeye davet edilmiş ve onlara çeşitli hitaplarda bulunulmuştur. Bu konuların onda birini anlatmaya kalkacak olsak, bu fetvanın sınırlarını aşar.

İnsanlar arasında Hz. Muhammed (s.a.v.)’e en mükemmel şekilde tâbi olan, emirlerine en çok itaat eden ve sözünü en çok tutan Ebu Bekir ve Ömer gibi halifeleri ile ensardan ve muhacirinden onlarla beraber olanlar, İran’a akın düzenledikleri gibi Bizans’a da akın düzenlemiş; Mecusîlerle harbettikleri gibi kitap ehliyle de harbetmiş; savaşanlarını öldürmüş ve boyun eğerek eliyle cizye verenlerin cizyelerini kabul etmişlerdir.

Bu konuda varit olan sahih hadislerden biri şöyledir: "Nefsim elinde olana yemin ederim ki, Yahudi olsun Hristiyan olsun beni duyup da bana iman etmeyen cehenneme girer."

Said b. Cübeyr: "Kavimlerden kim onu inkâr ederse, onun yeri ateştir." (Hûd, 11/17) ayetinin bu hadisi doğruladığını söylemektedir.

Allah şöyle buyurmaktadır:
"Biz her peygamberi, Allah’ın izniyle itaat edilmesi amacıyla gönderdik." (Nisâ, 4/64)

Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: "Onlar ki, Allah’ı ve elçilerini inkâr ederler. Allah ile elçilerinin arasını ayırmak isterler. 'Kimine inanırız, kimini inkâr ederiz' derler; bu ikisinin (inanmakla inkârın) arasında bir yol tutmak isterler. İşte onlar gerçek kâfirlerdir. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. Ve onlar ki, Allah’a ve elçilerine inandılar, onlardan hiçbiri arasında ayrım yapmadılar." (Nisâ, 4/150-152) İsrailoğullarına hitap ederken şöyle buyurmaktadır: "Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka nedir? Kıyamet gününde de (onlar) azabın en şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızı bilmez değildir." (Bakara, 2/85)

Naklettiğimiz bu ayet ve hadisler iddialarının tamamen batıl olduğu anlaşılmaktadır. Bu iddialar batıl olduğuna göre Said Nursi’nin kalbine gelen ilhamların şeytanları tarafından fısıldandığı anlaşılıyor.

İslam dini Hz. Muhammed (s.a.v.) le gönderilince önceki bütün semavi dinlerin hükmü kaldırılmıştır. Hz. Muhammed, İslâm dinini ehl-i kitap da dâhil insanlara tebliğ etmiş; Allah’ın dini tamamlanmıştır. Hz. Peygamber’den sonra ne bir resul ne de bir nebi gelecektir. Müslümanlar, bugüne kadar İslâm dinini dünyaya yaymışlar, insanlığa onu tebliğ etmişlerdir. İşte bu yüzden "fetret devri" diye bir devir kalmamıştır. Evet, İslâm’ın zuhurundan kıyamete değin, insanlık fetret devri yaşamayacaktır. Hz. Muhammed’in son peygamber olmasındaki hikmetlerden biri de, onun peygamberliği ile gelen mesajın kaybolmayacağının garanti edilmiş olmasıdır. Haberleşme imkânlarından yoksun kalmış, davetin kendisine ulaşamadığı kişiler olabilir ki, durumlarını en iyi bilen Allah’tır.

Kim Hz. Peygamber’in ayın ikiye bölünmesi, taşların tesbih etmesi, parmakları arasından su fışkırması ve bütün Arap ediplerine meydan okuduğu hâlde Kur'an’ın benzerinin yapılmasından âciz kalınması gibi tabiatüstü mucizelerini, sıfatlarını ve peygamberlik için ortaya çıkışını tevatüren işittikten sonra onu tekzip eder, ondan yüz çevirir, kulak ardı eder, üzerinde düşünüp kafa yormaz ve bütün bu mucizelerini duyduktan sonra hemen onu tasdik edivermezse, o kimse; münkirdir, tekzipçidir. Bundan dolayı kâfirdir.

Kanaatime göre, zikredilen hususların, onları duyanlarda işin gerçek olan yönünü araştırma isteğini uyandırması da lâzımdır. Bu durum dine karşı alâka gösteren, dünyayı ahiretten daha çok sevmeyenler için bahis konusu olur. Dünyaya fazla dalındığı, Allah korkusu ve dinî işlerin önemi akla getirilmediği için böyle bir istek duyulmazsa, bu da küfürdür.

Nur Risaleleri’nin birçok yerinde Avrupa ülkelerinde Müslümanlığı kabul etmiş kişilerden söz edilmekte, adları ve İslâm hakkındaki sözleri nakledilmektedir. O hâlde, nerede kaldı fetret devri?

Hıristiyanların türlü türlü şirk ve küfürleri vardır. Onların cehenneme girmesini istemeyen, çektikleri sıkıntılar ve savaşlarda öldürülmeleri gibi sebepler yüzünden onları "şehit" olmakla tavsif eden biri; bunu onlara "şefkat ve rikkatinden dolayı söylediğini" iddia ediyorsa, gerçek şefkat ve rikkatin ne olduğunu bilmiyor demektir.

Hıristiyanlara gösterilecek şefkat ancak Hz. Ömer (r.a.)’in şu şefkati gibi olmalıdır:

Ebu İmran el-Cüvenî’den;
Ömer, bir gün bir rahibin manastırı önünden geçerken durmuş ve beraberindekiler rahibe "Müminlerin emîri seni bekliyor" diye seslenmişler. Rahip çıktığı zaman, dünyayı terk edip fazla ibadet ettiği için benzinin solduğunu gören Ömer (r.a.) ağlamıştır. Bunun üzerine beraberindekiler Ömer’e:

-Bu Hristiyandır, demişler. Ömer de:

-Hıristiyan olduğunu biliyorum ve o sebeple ona acıyorum. "O gün, öyle yüzler vardır ki, zillet içinde aşağılanmıştır. Çalışmış, boşuna yorulmuştur. Kızgın bir ateşe yollanırlar. Kaynar bir kaynaktan içirilirler." (Gāşiye, 88/2–5) ayetlerini hatırladım da onun, bu kadar yorulduğu hâlde ateşe girmesine acıdım, demiştir. (M. Yûsuf Kândehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, çev. Ahmed Meylani, İslamî Neşriyat, Konya 1980, 1/61-62. Beyhakî, İbnu’l-Münzir ve Hâkim rivayet etmişlerdir.)

Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"(...) Kıyamet günü bir tellâl: 'Her ümmet neye ve kime tapıyor idiyse onun ardına düşsün!' diye ilân edecek. Bunun üzerine Allah’tan başka şeylere, putlara, heykellere, dikili taşlara tapagelen ne kadar müşrik varsa, onlardan hiçbiri geri kalmaksızın cehennemin içine dökülürler. Artık ortalıkta yalnız Allah’a ibadet eden gerek salih, gerek facir kimselerle, kitap ehli bakiyelerinden başka kimse kalmayınca, Yahudilerden geri kalanlar çağrılacak ve onlara:

-Siz kime ibadet ederdiniz? Diye sorulacak. Onlar:

-Biz, Allah’ın oğlu Uzeyr’e ibadet ederdik, diye cevap verecekler. Bunun üzerine onlara:

-Yalan söylüyorsunuz, Allah hiçbir eş ve çocuk edinmedi, denilecek.

-Şimdi siz ne istersiniz? diye sorulacak. Onlar da:

-Ey Rabbimiz, çok susadık, bize su ihsan et, diyecekler. Bunun üzerine onlara:

-Haydi, su başına gelmez misiniz? Diye işaret olunacak.

Akabinde onlar bir araya getirilip, cehenneme doğru sevk olunacaklar. O cehennem ateşine ki, onların görüşünde yalımları birbirini kırıp geçiren serap gibi görünecek ve onu su zannedip birbiri ardınca ateşin içine dökülecekler. Sonra Hıristiyanlar çağrılacak. Onlara da:

-Siz kime tapardınız? Diye sorulacak. Onlar da:

-Biz, Allah’ın oğlu İsa’ya ibadet ederdik, diyecekler. Onlara da:

-Yalan söylüyorsunuz, Allah hiçbir eş ve oğul edinmiş değildir, denilecek ve ‘Ne istiyorsunuz?’ diye sorulacak.

Onlar da, kendilerinden evvelki Yahudilerin su isteyip cehenneme sevk olunmaları gibi cehenneme sevk olunacaklar. (...)" (Buhārî, Tefsîr, 80/103.)
Said Nursî’nin zikrettiği şeyler ancak Müslümanlar için geçerlidir. Nitekim bu konuda birçok hadis vardır:

"Şehitler beş (nev'i)dir: Vebadan ölen, karın hastalığından ölen, suda boğulan, yıkık altında kalıp ölen, bir de Allah yolunda şehit olan." (Buhārî, Cihâd, 30/45; Müslim, İmâre, 51/164.)

"(...) Allah yolunda öldürülmekten başka yedi (çeşit daha) şehitlik vardır: Taundan ölen şehittir, boğularak ölen şehittir, karın ağrısıyla ölen şehittir, yanarak ölen şehittir, göçük altında kalarak ölen şehittir, doğum esnasında ölen kadın şehittir." (Ebû Dâvud, Cenâiz, 11/3111; Muvatta', Cenâiz, 12/36.)

Bu sekiz sınıf insanın hepsi de şehittir. Yalnız, bunların içerisinde en faziletli olanlar Allah yolunda hayatlarını kaybedenlerdir. Diğerleri ise, ölümleri esnasında çekmiş oldukları tahammül edilmez acılardan ve meşakkatlerden dolayı Allah yolunda savaşırken öldürülen şehitlerin eriştiği bazı keramet ve faziletlere erişirlerse de, her hususta onlara denk olamazlar. Allah yolunda savaşırken öldürülenlerin cenazeleri yıkanmaz. (...) Diğerleri hakkında dünyada şehit muamelesi yapılmaz. Bunların cenazeleri yıkanır.

Bu hadisleri mevzu kabul eden, hatta onlarla alay eden bazı Müslümanlar da vardır. Allah’ın rahmetinin genişliğini anlamayan ve "şahadet" kavramını dar bir alana hapseden bu kişilere cevap vermenin yeri ise burası değildir. Bunu zikretmemizin sebebi, ifrat ve tefrit hastalığına dikkat çekmektir. İşte bir yanda Hıristiyanları bile şehit kabul eden ehl-i ifrat, diğer yanda çeşitli musibetler esnasında ölen Müslümanların bile şehadetini kabul etmeyen ehl-i tefrit...

Hz. Peygamber buyurdu ki:"Müslüman, vücuduna batan bir diken dâhil, yorgunluk, hastalık, keder, hüzün, eza ve iç sıkıntısı isabet ederse; Allah, bunlarla onun günahlarından bir kısmını örter." (Buhārî, Marzâ, 1/2.)

"(...) Allah, hastalıktan veya başka bir şeyden kendisine eza isabet eden her Müslümanın günahını, ağacın yapraklarını döktüğü gibi döker." (Buhārî, Marzâ, 3/8; Müslim, Birr, 14/45.)

Bu konuda başka hadisler de vardır. Anlatmak istediğimiz; bütün bunların Müslümanlar için geçerli olduğudur, yoksa Hıristiyanlar ya da diğer kâfirler için değil...

Aslında, "şefkat, rahmet" olarak takdim edilen "Hıristiyanların da şehit sayılabileceği" görüşünün arka plânında çok daha çirkin ve gizli emeller yatmaktadır. Bu görüş, İslâm’ın ilk zamanlarından günümüze kadar Müslümanları ayakta tutan "şahadet" kavramını sırtından bıçaklamaya yöneliktir. Bu ümmet, tarih boyunca Hıristiyanlarla savaşmış, dinini ve toprağını haçlı çapulcularına karşı ancak "şehit" kavramıyla korumuştur. Şimdi ise "hakikat" diye sunulan ve gerçekte ise ihanetten ibaret olan "Hıristiyanlar da şehid olabilir" telâkkisiyle, Müslüman’ın zihninden "şahadet-şehit" mefhumu silinmek ve Hıristiyanlar karşısında Müslümanları savunmasız bırakmak istenmektedir. Müslüman, şehit olabileceklerle nasıl savaşacaktır?


Biz, ümmetinden olmakla şereflendiğimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in bir hadisini naklederek incelememizi bitirelim:

Ebu Burde (r.a.)’den, o da Ebu Musa (r.a.)’dan naklen rivayet etti. Resulullah (s.a.v.) buyurdular ki:

"Kıyamet günü geldiği zaman Allah Azze ve Celle, her bir Müslüman’a bir Yahudi veya Hristiyan verecek ve 'Bu, ateşten (cehennemden) kurtuluşun için fidyendir.' diyecektir."(Müslim, Tevbe, 8/49. (Müslim, Tevbe, 8/50.)




*****
--- Said Nursi Risle-i Nurlarda diyor ki: Bu dehşetli zamanda ancak Hıristiyanlık âleminin Müslümanlıkla ittifakı yani İncil, Kur'an ile ittifak ederek ve Kur'ana tâbi olması neticesi elde edilecek semavî bir kuvvetle mağlup edileceğini söylüyor ve şöyle devam ediyor: … Amerika’nın hak dine uyarak beşeriyetin saadetini temin edeceğini bildiriyor.

Said Nursi bu saadeti bu asrın müceddidi olan Risale-i Nurun sağlayacağını söylüyor.

Bu iddiaların Risale-i Nurlardaki kaynakları:
(Emirdağ Lâhikası I, 62, Yirmi yedinci Mektuptan/)

Bu Risalenin konusu Nur Risaleleri’nin incelenmesi değil de, Nurcuların dünyadaki faaliyetlerinin asıl amaçlarının incelenmesi olsaydı, söylenecek çok şey vardı. Ama biz kendimizi tutalım da burada şu kadarını söyleyelim: Amerika olsa olsa sömürü düzeninin devamı, dünyanın karıştırılması gibi düşüncelerle heyet gönderir. CIA, yıllardır Mossad ile birlikte bunun için çalışmaktadır.

Said Nursî’nin Hıristiyanlarla Müslümanların birleşeceği, komünizm ve dinsizliğin ancak bu şekilde mağlup edileceği şeklindeki kehaneti gerçekleşmeden komünizm tarih sahnesinden silinip gitmiştir. Üstelik komünizmin yıkılması sürecine Müslümanların ciddi bir katkısından söz edilemez. Hatta birçok Müslüman, o süreç devam ederken aymazlık içinde hâlâ "İslâm sosyalizmi"nden bahsediyorlardı. Eski komünist ülkelerde dinsizliğin yerini tekrar Hıristiyanlık almıştır. Emperyalist-faşist devletler, oralarda filizlenmeye çalışan İslâmiyet’i ve Müslümanları boğmaya çalışmaktadır. Eski Sovyetlerdeki özellikle Müslüman Türklerin kurdukları devletlere, lâiklik ihraç edilmektedir. Türkiye, bu ülkelere model ülke olarak gösterilmektedir ki, epeydir bu konuda Türkiye’ye biçilen misyon, batının çıkarlarını korumaktan ibarettir.

Yine ne kadar acıdır ki, fakir ve çaresiz, hata büyük çoğunluğu aç olan Afrika ülkelerinde, Müslümanların bu durumlarından istifade eden misyonerler, gıda ve sağlık yardımı bahanesiyle aslında ehl-i İslâmı dininden döndürmeye çalışmaktadır. Açtıkları okul, hastane, yemekhane vb.ni Müslümanları dinlerinden vazgeçirmek için kullanmaktadır. Ya çok safdil ve bütün bunlardan habersiz ya da aslında gizli ve kirli emeller sahibi, kurnaz ve sinsi olan, dinleri birleştirmek gibi bir hedef için çalışan, istediği zaman Papa’yla bile görüşebilen bu zihniyet, öyle ya da böyle, Amerika’nın kendi çıkarları için uydurmaya çalıştığı dine talip olduğunu açıkça ilân etmiştir.

Hâlâ yaşanan Irak faciasını herkes "naklen" seyrettiğinden, biz Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri adlı kitaptan birkaç satır aktararak biraz daha eski katliamlardan bahsedelim:

Haçlı seferlerinden bu yana İslâm’ı yıkmaya çalışan Hıristiyan dünyasının sadece silâha, fantom ve miragelara başvurmadığı bir gerçektir. Haddi zatında onların görünmeyen, pasif silâhları, insanlığı yok etmeye matuf bombalarından daha tehlikelidirler.

Bu tehlikeli silâh, misyoner-casus faaliyetleridir.

Lübnan faciasıyla bütün dünyayı kan kokutan hadise, haçlı seferlerinden başka bir şey değil!... İsteyenler buna rağmen başlarını kuma sokup deve kuşu olmaya devam edebilirler; ta ki bu haçlı bombalarından birisi de onların kum altındaki kafalarına düşsün!...

Unutulmamalıdır ki, bu zehirli akım, sadece ve sadece Müslümanlara müteveccihtir. Şimdilik Müslümanları ekonomik ve kültürel yönden sömürmekle yetinen Hristiyan-Haçlı dünyasının esas gayesi Ortadoğu’yu kana bulayıp, Müslümanları bu kanda boğmaktır; ta ki diğer Müslümanlara sıra gelsin...

Lübnan gitti, sırada Mısır var. Gazetelerden okuduğumuza göre bütün Mısır okullarında Hıristiyanlık öğretilmeye başlamış bile. O Mısır ki, her gün yüzlerce Müslüman şehit ediliyor veya tutuklanıyor.

Bu korkunç tehlikeden kurtulmak için onları tanımamız lâzımdır. İşte bu küçük eser, belki bu konuda size yardımcı olabilecektir.

Biz, biz olmazsak; başkası bizi kendisi yapmaya çalışacaktır.

Biz, biz olalım; Hz. Muhammed (s.a.v.)’in izinde...

Katolik Kilisesinde, bizzat Papa’nın yönettiği bu emperyalizm aleti dinî-siyasî örgüt Çonregatio de Propaganda File teşkilâtının faaliyetlerindendir. Haçlı seferleri hangi merkezlerden idare ediliyorsa, misyoner faaliyetleri de aynı merkezden idare edilmektedir.

Eğer bugün Amerika ve Fransa Beyrut’u top ateşine veriyorlarsa, bunun hazırlayıcıları misyonerlerdir.

Artık gerçekler kabul edilmelidir!

Sosyal krizleri had safhaya ulaşan Polonya’ya Rusya saldırmadı. Çünkü, Katolik dünyasından çekindi. Ama, Afganistan’da durum öyle değil. Rusya, hiçbir Hristiyanın Afgan Müslüman’ının imdadına koşmayacağını biliyor. Biliyor ve onun için yağdırıyor napalm bombalarını mücahitlerin üstüne... (Afganistan’da birkaç yıl önce aynı şeylerin Amerika ve İngiltere tarafından da yapılması ne kadar manidardır.)

Lübnan’daki Müslüman-Hıristiyan mücadelesinde, hiçbir Müslüman devletin doğrudan Müslümanlara yardım etmemesine karşın, bütün Hristiyan devletleri, Lübnan Hıristiyanlarına yardım etmektedir.

Lübnan’ı kana bulayan lâik (!) Fransa’nın Ermeni katillerine karşı takındığı hoşgörü, basit bir hadise değildir ve öyle nitelendirilip, geçiştirilemez. Biz kabul etmesek bile, Fransa’nın bu tutumu, haçlı zihniyetinin, çağımızda misyoner faaliyetlerine ve onların gizli eylemli faaliyetlerine dönüştüğü bir akımın meyvesidir.

Sözü uzatmadan şunu tekrar etmek isteriz ki, esas gayeleri Hz. İsa’nın isteği dışında da olan bu emperyalist misyonerleri iyi tanıyalım. Ta ki Allah’ın emir buyurduğu gibi onları kendimize rehber edinmeyelim!

"Ey iman edenler, Yahudileri de, Hıristiyanları da kendinize yâr (ve üstünüze hâkim) edinmeyin! Onlar (ancak) birbirinin yâranlarıdırlar. İçinizden kim onları dost (ve hâkim) edinirse o da onlardandır. Şüphesiz, Allah o zalim güruhuna muvaffakiyet vermez." (Mâide, 5/51) (...) (İhsan Süreyya Sırma, Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri, Beyan Yayınları, 7-9.)

Dinsizliğe karşı İncil ile Kur'an’ın ittihat edeceğini zannedip bu yolda çalışanlar; bütün bu yapılanların aslında İslâm’ı Hıristiyanlığa, Müslümanları Hıristiyanlaştırmaya, İslâm’ı ve Müslümanları yok etmeye yönelik olduğunu fark edemiyorlarsa gaflet içinde; fark ettikleri hâlde bilinçli olarak buna hâlâ devam ediyorlarsa dalâlet ve hıyanet içindedirler.

Şimdi de Nur Risaleleri’ndeki şu ibretamiz ibareleri okuyalım:

BİR DERECE MAHREMDİR. (...) Hem Salâhaddin’in, Asâ-yı Musa’yı Amerikalıya vermesi münasebetiyle deriz: "Misyonerler ve Hıristiyan ruhanîleri, hem Nurcular, çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünki, her halde şimâl cereyanı; İslâm ve İsevî dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslâm ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak. Tabaka-i avama müsaadekâr ve vücub-u zekât ve hürmet-i riba ile, burjuvaları avâmın yardımına dâvet etmesi ve zulümden çekmesi cihetinde müslümanları aldatıp, onlara bir imtiyaz verip, bir kısmını kendi tarafına çekebilir." Her ne ise, bu defa sizin hatırınız için kaidemi bozdum, dünyaya baktım. Said Nursî. (Emirdağ Lâhikası I, 150, Yirmiyedinci Mektuptan/Bir Derece Mahremdir; Tarihçe-i Hayat, 473, Emirdağ Hayatı/Bir Derece Mahremdir.)

Nurcuların misyonerlerle ittifakı... Ne diyelim, yolunuz açık olsun!

Nurcu liderlerin Papanın elini öpecek kadar Hıristiyanlara muhabbetinin tohumları Said Nursi tarafından nasıl ekildiğini anlaşılıyor. Bu muhabbeti işgal edilen İslam topraklarını savunan mücahitlere besliyorlar mı acaba? Mümkün değil işgale direnen mücahitler için bakın ne o nurcu liderler ne diyorlar. “Bunlar dünyada en nefret ettiğim insanlar “ diyorlar Yahudi ve Hıristiyanların nurcularla olan derin muhabbetlerinin tohumları on yıllar önce nasıl atıldığı anlaşılıyor. Sizler bir nurcunun ABD. İsrail, İngiltere… Vb. gibi ülkelerin işgallerine direndiğini cihat ettiğini veya bunlara terörist dediğini hiç duydunuz mu?




*****
--- Said Nursi Risale-i Nurlarda; Müslümanlar ile Hıristiyanların aralarındaki ihtilaflı meseleleri dikkate almamaları gerektiğini bildiriyor. Müslümanlar ile Hıristiyanların ittifak ederek küfrün hücumuna karşı beraber direnmesi gerektiğini söylüyor.

Bu iddiaların Risale-i Nurlardaki k
TARİH : 10-01-2009 -- 21:26:02 tarihinde faruk peltek tarafından gönderildi...
WEB : http://
Ülke : Türkiye
Şehir : artvin
slm biz snki cok uzulyoruz filistıne oysa kendımızı kandırıyoruz sanki muslumanın yardmına koşuyoruz dıye onlar bız,lerden daha hur bızzler yahudunın musadesı-kadar pepki gosterıyoruz onun otesıne gıdemıyoruzki nasılgıdelim hepımız benız bız dıyılızki

HAVA DURUMU
İSTANBUL İSTANBUL

HAFTANIN YAZISI

YAZARLAR

Şükrü HÜSEYİNOĞLU
"MEÂL - TEFSİR" FORMU DOĞRU MU?
Mükerrem BULUT
BU GİDİŞ NEREYE?
Bilal ATIŞ
ÖRNEK TOPLUM

ALINTI YAZARLAR

HİKMET ERTÜRK
VAHYE TANIK OLMAK
MUHAMMED ZAHİR
RABBANİ TAVIR
İSLAMİ YÖNELİŞ

GAZETELER

 
İSLAMİ YÖNELİŞ
 
   

Bu sitede yayınlanan yazarlara ait yazılı dökümanlar kaynak belirtilmek suretiyle iktibas edilebilir
Sitede yeralan yazarların yazılarındakisorumluluk kendilerine aittir

Tasarım : Web-Ajans

Ana Sayfa   |   İletişim

©2005 İSLAMİ YÖNELİŞ .com. Bütün Hakları Saklıdır...
Evden Eve Nakliyat