Sık Kullanılanlara Ekle

:.: İSLAMİ YÖNELİŞ :.:
YA AKSA MİN TEVHİD | ABD ve İsrail 3 ay içinde 2 ülkeye saldıracak | İslami düzene karşı ABD ve Suudi Arabistan el ele | MOSSAD ajanlarına ay yıldızlı kamuflaj ! | RAB VE İLAH KAVRAMLARINI YENİDEN HATIRLAMAK | Baş düşmanımız siyonist rejim İsrail’dir | Ankara'da Olaylar Çıktı | Seyyid Ali Hamanei "Tevhid"(2) | Seyyid Ali Hamanei "Tevhid"(1) | Castro:İran’ın 20 milyonluk bir ordusu var!..   |
 

ARAMA

New Page 2

Duyurular

Editörden

 MÜKERREM BULUT

OYSA DOST!

Üye Giriş

Kull. Adı

:

Şifre

:

Yeni Üye Kaydı 
Şifremi Unuttum

 

Kim Kimdir

 

İSLAMİ YÖNELİŞ

Anket

KUR\'ANI NASIL OKUMALIYIZ?

Seçenekler
ELİMİZDEKİ MUSHAFA GÖRE
FARKETMEZ
NÜZUL SIRASINA GÖRE

Sonuçları Göster

Çok Okunanlar

 
SİRETİ DOĞRU ANLAMAK (YENİ)
20/04/2008 - 20:25

Mustafa NAİM

Kuran eğitiminden amaç İslam akidesinin temellerini, Şeriat hükümlerini, Nebevi sirette tatbik edilmiş güzel ahlakı öğrenmek ve öğretmektir. Nebevi siret eğitimi de aynı hedeflere matuftur. Çünkü o Kuran’ın tefsiridir. Buna ek olarak siret bize ferdi ve toplumsal hayatın nerdeyse tüm alanlarıyla ilgili açıklamalı bir vasıf verir. Ayrıca ruhi bir azık ve hayır kazandırır, hakka bakmamızı sağlayan bir ışık sağlar. Bütün bunlar da Peygamber (S.A.S.) ve sahabelerinin (r.a.) hayatında somutlaşmıştır.

Müslümanların maddi ve manevi fakr-u zarurete duçar olmalarının altında yatan en önemli neden, Peygamber (S.A.S.) ‘in siretinden/sünnetinden yani yolundan uzaklaşma ya da ayrılmanın yattığı, tüm Müslümanların üzerinde icma ettiği bir mevzudur. Siretin bazı toplantılarda salt bilgi amaçlı ele alınması, mevlithanların kulak zevklerini tatmin için hoş bir seda ve şiirsel bir edayla terennüm etmeleri, diğer tüm tarihi vakıalardan bir vakıaymış gibi okunması, veyahut da teberrük /bereket niyetine okunması, siretin asli gayesine hizmet etmekten bir hayli uzaktır.

Belki siretin ele alınmasında bütün bunların yapılması mümkün olabilir. Ancak asıl gayesi, Peygamber (S.A.S.)’e duyulan muhabbetin bir neticesi olarak, Müslüman fert ve toplumların yaşadıkları an-u mekânın şeraitine uygun bir şekilde yaşamlarının merkezine oturtarak tatbik etmeleridir.

 Siretin kaynakları

 1- Kuran-ı Kerim

Diğer tüm İslami ilimlerde olduğu gibi siretin de en temel kaynağı Kuran’dır. Kuşkusuz Kuran, Peygamber (S.A.S.)’in doğumundan vefatına kadar olan süreci işleyen salt bir siret kitabı değildir, salt bir fıkıh, hadis, tarih, astronomi vb. kitabı olmadığı gibi…  Bilakis hayatının değişik dönemlerinden pasajlar sunar. Bu pasajlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

Dünyaya gözünü açtığı toplumun kimi durumlarına işaret eden bazı ayetler: “Rabbinin, fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi? Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?...” (Fil Suresi). “Kureyş’i ısındırıp alıştırdığı; onları kışın (Yemen’e) ve yazın (Şam’a) yaptıkları yolculuğa ısındırıp alıştırdığı için…” (Kureyş Suresi). “Diri diri gömülen kız çocuğunun, hangi günahtan ötürü öldürüldüğü sorulduğu zaman…” (Tekvir:8-9)

Peygamber (S.A.S.)’in çocukluğu ve gençliği ile alakalı bazı ayetler: “Seni yetim bulup da barındırmadı mı? Seni yolunu kaybetmiş olarak bulup da yola iletmedi mi? Seni ihtiyaç içinde bulup da zengin etmedi mi?” (Duha: 6-7-8)

Vahyin ilk nüzulü: “Yaratan Rabbi’nin adıyla oku”. (Alak:1-2..) “Ey örtüye bürünen! kalk ve uyar…” (Müddessir: 1-2)

Hicret : “İkisi mağarada olduklarında arkadaşına şöyle diyordu: 'Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe: 40)

Bu şekilde devam ede giden ve Peygamber (S.A.S.) hayatının kilometre taşları sayılan önemli kavşakların hemen tümüyle alakalı ayetler mevcuttur. Ki son inen ayetlerden olan Nasr süresini duyan Ebu Bekr (r.a.) gözyaşlarına boğulmuştur. Buna anlam veremeyen Ömer (r.a.) vb. sahabeler ağlamasının nedenlerini sorduklarında, Ebu Bekr, bu surenin Peygamber (S.A.S.)’in firkat (ayrılık) vaktinin yaklaştığının habercisi olduğunu söyler.

 2- Hadisler:

Siyerin alt bir birimi olmakla birlikte Kuran’dan sonra siyerin en güvenilir kısmı olan hadisler, Peygamber (S.A.S.)’in vahiy sonrası hayatıyla akalıdır. Müslümanlar için dini anlamda asıl bağlayıcı olan da zaten hayatının bu nübüvvet kısmıdır.

3- Arap şiirleri:

Peygamber (S.A.S.)’in şairlerinden olan Hassan bin Sabit, Abdullah bin Revaha (r.a.) vb. sahabelerin dile getirdikleri şiirler gibi…

4- Siyer kitapları

İbn-u Hişam, İbn-u İshak, El-Wakidi vb.

5- Genel tarih kitapları

Diğer pek çok peygamber ya da tarihi şahsiyet gibi Peygamber (S.A.S.)’in hayatına da eklemeler ya da çıkarmalar olmuştur. Bu da ya sevgi ve iyi niyetten ya da haset ve kötü niyetten yapılmıştır, yapılmaktadır. Ancak Allah, kemale erdirdiği dinini muhafaza etmeyi kendisi taahhüt ediyor. Hadisler de dinin ayrılmaz bir parçası olduğuna göre, onlar da bu taahhütten nasibini almıştır. Var olan mevzu ve zayıf hadislere rağmen, kemale erdirilen dinin kemalini sağlayacak ve bu bütünü muhafaza edecek oranda sünnet de arındırılmış ve muhafaza altına alınmıştır.

Siretin Bağlayıcılığı:

Allah-u Teala kitabında Selef-i Salih’e tabi olmakla yükümlü kılmıştır müminleri. Şu ayetlerde şöyle buyurmaktadır: “Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan sonra peygambere karşı çıkar, müminlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir.” (Nisa:115) Ayrıca Fatiha suresinde şöyle dua etmiyor muyuz? “Bizi doğru yola ilet. Nimet verdiklerinin yoluna…” (Fatiha: 6-7) Nimet verilenlerin kimliklerini ise yine Kuran’ın kendisi açıklıyor: “Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehitlerle ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır.” (Nisa: 69) Ömer bin Abdülaziz (r.a.) şöyle buyuruyor: “ Bu ümmetin başı ne ile ıslah olduysa sonu da ancak onunla ıslah olur.”

Bu tabiiyet bir tercih konusu değil ilzamidir, katidir. Kuran şöyle buyurmaktadır: “İşte, o peygamberler, Allah’ın doğru yola ilettiği kimselerdir. (Ey Muhammed!) Sen de onların tuttuğu yola uy. (Enam: 90) ve “Andolsun, onlarda sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü umud edenlere güzel bir örnek vardır. Kim yüz çevirecek olursa, artık şüphesiz Allah, Ğaniy (hiç bir şeye ihtiyacı olmayan), Hamid (övülmeye layık olan)dır. (Mümtehine: 6)

Siretin konusu:

Siret, Peygamber (S.A.S)’in doğumundan önceki dönemi, nesebini, doğumunu, yetişmesi ve yetiştiği ortamın sosyal, siyasal ve coğrafik koşullarını, gençliğini, evliliğini, vahyin gelişini ve vefatına kadar olan süreci, dinle alakalı olsun ya da olmasın konu edinir. Bazı alimler, Sahabenin hayatını da nebevi siretin konularından saymışlardır. Hadis ise; vahyin nüzulünden sonraki hayatında dinle alakalı varit olan sözleri, fiilleri ve hakkında sükût ettiği konuları ele alır. Öyleyse; siret hadise oranla daha kapsamlıyken, hadis sirete oranla daha önemli ve güvenilirdir.

Bu öneme binaen hadis âlimleri, hadislerin üzerine titredikleri, özen gösterdikleri kadar siyer âlimleri sirete özen göstermemişlerdir. Bu noktay-ı nazarla, siyer işlenirken rivayetlerin öncelikle Kuran ruhuna uygunluğuna dikkat edilmelidir. Çünkü siyer kaynaklarında, gerek bisetten önce ve gerekse sonrasıyla alakalı rivayet edilen nice meşhur vakıa, Kuran ruhuyla çelişik durumdadır ve aslı yoktur.

Hadislerin tedvinine, fikri ve siyasi bölünmüşlüğün nevş-u nema ettiği bir dönemde başlanmasıyla hadislere ne denli mevzu ve zayıf hadisin karıştığı düşünüldüğünde, bu tehlikenin siyer ilminde varabileceği boyutu takdir etmek zor olmayacaktır. Bu bakımdan, siyer rivayetlerinin aynı zamanda sahih hadislerce de desteklenip desteklenmediğine dikkat edilmelidir. Desteklenmiyor olsa bile yapılan rivayetlerin öncelikle bir beşer, daha sonra da bir peygamber realitesiyle çakışık mı ya da çatışık mı olduğu göz önünde bulundurulmalıdır.

Siyerin öğrenilmesi / öğretilmesi bir ibadettir:

 Kuran; “Allah’ı ve ahiret gününü uman ve Allah’ı çokça zikreden/ler için Allah’ın Resulü’nde güzel örnek vardır” (Ahzab: 21) diye buyurmaktadır. Başka bir ayet ve nice benzerinde de şöyle diyor: “Kim Resul’e itaat ederse muhakkak Allah’a itaat etmiş olur” ( Nisa: 80). Bir hadiste de Validemiz Aişe (r.a.); “ahlakı Kuran’dı” diye buyurmaktadır Peygamber (S.A.S.) hakkında. Bu ve buna benzer nice deliller gösteriyor ki Kuran’ı bihakkın yaşamanın, Allah’a bihakkın itaat etmenin, O’nu çokça zikretme ve ahireti ummanın yolu, Allah’ın Resulü (S.A.S.)’e itaatten geçmektedir. Peygamber (S.A.S.)’e itaat de ancak O’nun bilinmesi ve tanınmasıyla mümkün olabileceğine göre siyer ve hadis ilmini öğrenmek bir ibadet olduğu gibi, her bir Müslüman için bir gerekliliktir.

Siyer kitapları ve siyer eğitiminde ihmale uğramış ve uğramaya devam eden bir - iki konunun altını çizmekte fayda var. Siyer kitaplarında, 13 yılı bulan Mekke döneminin, 10 yılı bulan Medine dönemine oranla daha az yer tuttuğu ve daha az işlendiği görülmektedir.

Tarih bir laboratuar gibidir. Genel itibariyle duyu organlarının his ettiği vakıaları mercek altına alır. Fert ve toplumların iç dünyalarında meydana gelen dalgalanmalar ve esen fırtınalar soyut olup dışa yansıması pek olmadığından tarih kitaplarının sayfaları arasında pek yer almazlar.

Mekke dönemi, Müslümanların daha çok iç dünyalarını İslam akidesi üzerine inşa etmeyi amaçladığından daha çok gönül ve akıllarla ilgilenmiştir. Bu inşa sürecinde dışa yansıyan fiiller, Medine dönemine oranla daha az olması doğaldır. Şöyle ki:

Mekke döneminde yaklaşık üç yıl boyunca bir gizli davet süreci yaşanmıştı.

Mekke döneminde zahiri ibadeti gerektiren ahkâm ayetlerinin çok az bir kısmı nazil olmuştu. Bu ve buna benzer nedenler, Mekke döneminin siyer kitaplarında daha az yer kaplamasının nedenleri olarak zikredilebilir.

Ancak buna mukabil, Kuran’ın ihtiva ettiği Mekki dönem ile Medeni dönem arasında tersi bir oran olduğunu temaşa ediyoruz. Mekki sure sayısı 82 iken Medeni sure sayısı 20, Mekki ve Medeniliği tartışmalı olan sureler ise 12’dir. Bu orana mukabil Mekki dönemin siyer sayfalarında ihtiva ettiği oran arasındaki ters orantı doğrusu calib-i dikkattir.

Rad: 11. ayette “  Gerçekten Allah, kendi nefis (öz) lerinde olanı değiştirip bozuncaya kadar, bir toplulukta olanı değiştirip-bozmaz.” diye buyrulmaktadır. Bu da gösteriyor ki, Medine’de meydana gelen başarı ve gelişmelerin altında Mekke dönemi yatmaktadır. Mekke’de meydana gelen ruhi/özsel değişim, daha sonraki dönemlerin kazanıma dönüşmesini sağlayan ana nedendir. Mekke bir sebep, Medine ise onun sonucudur. Sünnetüllah gereği sebepler oluşmadan sonuçların oluşması imkânsızdır.

Müslüman tarihçilerin, ister Mekke sürecini, ister de Medine sürecini irdelerken, seküler bir tarihçi gibi sadece müşahede edilebilen vakıaları aktarıp yorumlamaları asl-ı saadet olan asr-ı saadetin anlaşılmasını zorlaştıracaktır. Bununla birlikte, hatta daha fazlasıyla ‘akide tarihini’ ele alarak tüm süreçlerde, bu tarihin fert ve toplumlarda yol açtığı pozitif değişimi irdelemeleri, tevhit tarihinin anlaşılması bakımından çok daha anlamlı olacaktır.

Hal böyle iken, öz değil de zahir, çekirdek değil de kabukla uğraşmak çok da sağlıklı bir yaklaşım olmasa gerek. İslami öz kavranmadığı ve içselleştirilmediği sürece ‘Medeni’ bir başarıdan söz etmek saf dillik olur. Âlem-i İslam’ın yüzyıllardır yakındığı da zaten bu öz’den uzaklaşmak ya da bu öz’ü kaybetmek değil mi?

Bir diğer yanlış anlama…

Mekke sürecinin hicretle birlikte bittiği yargısı… Şu bir vakıa ki Medine süreci Mekke sürecinde nadiren yaşanmıştır. Ama buna mukabil, Mekke süreci hicretle birlikte bitmemiş, Medine’de de devam etmiştir. Çünkü aklın ve kalbin, İslam akidesini sonuna kadar koruması elzemdir. Bunun korunmasıyla zahiri ibadetler bir anlam ifade edebilir ancak.

Medine sürecinde akidenin berraklığının korunarak ‘öz’ümsenmesi ile alakalı ayetlerin nüzulü devam ede gelmiştir. Özellikle Uhud ve Huneyn savaşları vb. meydana gelen “öz’den uzaklaşma” anlarında, “öz’e dönüş” için Mekkivari ayetler peşi sıra nazil olmuştur. Mekke sürecinden Medine sürecine geçişte, şart ve imkanların değişimine paralel olarak davet ve tebliğ yöntemlerinde ciddi farklılıkların yaşanmasına karşılık özü itibariyle bir değişiklik yoktur.Olamaz da…Çünkü İslam tevhit esasına mebnidir ve bu kıyamete kadar dinin olmazsa olmazıdır. Bunda Mekki, Medeni ya da başka bir sürecin farkı yoktur.

Siyerin özellikleri:

1- Beşer tarihinde hiçbir insanın hayatı, Peygamber (S.A.S.)’ın hayatı kadar tafsilatlı ve güvenli bir şekilde zabt-u rapt altına alınmamıştır.

2- Tarihe adı yazılmış her bir peygamber, lider, komutan, âlim, düşünür vs. hayatının belli bir bölümüyle ilgili olarak öne çıkar, bilinir, tebarüz ettiği cihetle adını tarihe yazdırır.

Peygamber (S.A.S.)’in kendisi ise, tüm insanlara ve cinlere gönderilmiş bir peygamber olmanın yanı sıra, hayatı, bir insanın yaşantısının nerdeyse tüm alanlarıyla alakalı olarak bir örnek hükmündedir.

Bir davetçi, davetin hükmünü, yollarını, aşamalarını, zorluklarını, kazanımlarını,

bir eğitimci, eğitimin mahiyetini, yollarını,

bir önder, önderlik sistemini, keyfiyetini,

bir zahid, zühdün manasını ve amaçlarını,

bir tacir, ticaretin amacını, yollarını,

bir aile reisi, sorumluluğun gereklerini ve bilincini,

bir komutan, savaşların gayesini, savaş ahlakını,

bir alim, Kuran ve sünnetin sahih bir şekilde anlaşılmasını,

bela ve musibetlere uğrayan birinin sabrın ve ağlamanın ölçüsünü,

genişlik ve refahta olan birinin nasıl hamd-u sena edeceğini,

mizahın, tenkit ve kızgınlığın ölçüsünü,

ve tüm ümmet hatta tüm insanlık, insanı insan yapan değerleri, güzel hasletleri O’nun (S.A.S.) hayatından öğrenir.

3- Nerdeyse tüm önemli şahsiyetler, hatta sıradan insanlar bile ‘özel’ diye tanımlanan hayatlarının bilinmesini istemezler, bir sır gibi saklarlar. Ancak Peygamber (S.A.S.)’in hayatı bu cihetle de bir müstesnadır. Çünkü kendisi böyle gizliliğe rıza göstermemekle kalmamış, bilakis kendisiyle alakalı her şeyin rivayet edilmesini emretmiştir. Pek çoğumuzun bayanlarının adlarını bile en yakın çevresinden saklamaya bir hayli özen göstermesine karşılık, Peygamber (S.A.S.)’in tuvalet adabını, guslünü, cinsi münasebetini, eşleriyle olan münakaşa ve şakalaşmalarını, mal varlığını, ne yediğini ne içtiğini, yatışını kalkışını vb.‘özel hayat’ diye tanımlanan tüm alanlarla alakalı elimizde nice rivayetler vardır. En özel insan olması hasebiyle özel hayatı en fazla olması gereken kişinin kendisi olması gerekirken, dinin bütün hayat için bir nizam olduğunu somut bir şekilde ortaya koyması gerektiği bilinciyle, ‘özel hayat’ kavramının arkasına sığınmaksızın tebliğ vazifesini bihakkın ifa etmiştir. Bunu yapmamış olsaydı kuşkusuz şu ayetin hedefi haline gelirdi: “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun.” (Maide:67)

Bu boyutuyla bile, O’nun (S.A.S.) tüm insanlığa gönderilmiş bir elçi, hayatın nerdeyse tümünde örnek olabilecek bir şahsiyet olduğu sonucuna varmak mümkündür.

4- Dini vecibeler konusunda sadece emredici ya da nehyedici bir pozisyonda kalmamış, bilakis önce kendisi yaşayarak bir model sunmuş, sonra da bunu etbaından talep etmiştir.

5- Siyerinin işlenmesiyle adının her zikredilişinde –vacip olmamakla beraber- salat ve selamın kendisine, ehline ve O’na tabi olanlara getirilmesi nev-i şahsına münhasırdır. Buna mukabil kendisine salat ve selam getirene O da (S.A.S.) on misliyle karşılık verir.

6- Bir peygamber olmakla birlikte, diğer Peygamberlerden (A.S.) farklı olarak davetinde mucizeyi bir ikna ya da meydan okuyuş vesilesi kılmamıştır. Tabi bu, O’nun (S.A.S.) hayatında mucizenin olmadığı, yaşanmadığı anlamına kesinlikle gelmez.

7- Buna bağlı olarak da tüm davet yöntemleri ve dini yaşantısı beşer takatinin üstünde olmamıştır.

8- Peygamber (S.A.S.) nasıl ki Kuran’ı kendi hayatında somutlaştırmışsa, Sahabesi de (r.a.) kendisine besledikleri sevgiyi yaşantılarıyla somutlaştırarak, kendilerinden sonraki nesiller için birer nadide örnek olmuşlardır. Bu örneklerden bir tanesi bile, bu sevginin boyutunun anlaşılması için yeterli olacağı kanısındayım.

Bir-i Maune Faciasında esir edilen Hubeyb bin Adiy ve Zeyd bin Dessine (r.a.) Mekke müşriklerine satılır. Zeyd’i Sefvan bin Ümeyye satınalır. Öldürmek için onu Harem’den dışarı çıkardıkları vakit, Ebü Süfyan ona şöyle sordu: “Ey Zeyd! Allah aşkına doğru söyle: Şimdi yanımızda, senin yerine Muhammed’in boynunu vurmamızı, senin ise ailenin içinde sağ salim yaşamayı arzu etmez miydin?” O da  “Vallahi ben ailem içinde sağ salim oturup da, Muhammed (a.s)ın değil benim yerimde olmasına, hatta onun bulunduğu yerde bile bir dikenin ayağına batıp incitmesine gönlüm asla razı olmaz.” diye cevap verdi. Bu söz üzerine Ebu Süfyan: “Ben insanlardan, Muahammed’in ashabının Muahmmed’i sevdiği gibi hiçbir insanın bir başkasını sevdiğini görmedim” dedi.

Bir hadisinde Peygamber (S.A.S.) şöyle buyurmaktadır: “ Sizden biri beni, kendi babasından, çocuğundan ve tüm insanlardan daha fazla sevmedikçe –kamil manada- iman etmiş sayılmaz.” Bir ayette de Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır: “De ki; eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın” (Al-i İmran: 31)

Peygamber (S.A.S.) ‘in sevilmesi, ancak doğru tanınmasıyla mümkündür. Doğru tanınması da sürekli ve doğru bir şekilde gündemleştirilmesi ile mümkündür. Yoksa yılda bir yapılan rutin anma törenleri vb.’leri cüzi bir katkı sağlasa bile yeterli olmayacağı izahtan varestedir.

Rabbimizin bize, kendisinin, Resulünün (S.A.S.), O’nun yoluna tabi olanların sevgisini ve O’na en güzel şekilde tabi olmayı nasip etmesi dua ve ümidiyle… 

08.04.2008 / Ufkumuz.com


 

 

Yorum Ekle

Yazdır
 

YORUMLAR

New Page 1
 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

20/04/2008 - 20:25 SİRETİ DOĞRU ANLAMAK (YENİ)
 
HAVA DURUMU
İSTANBUL İSTANBUL

HAFTANIN YAZISI

YAZARLAR

Şükrü HÜSEYİNOĞLU
DUAYI BİREYSELLEŞTİRMEK
Atasoy MÜFTÜOĞLU
NOSTALJİYE SIĞINMAK
Ramazan KAYAN
SIFIRA SIFIR
Mükerrem BULUT
BU GİDİŞ NEREYE?

ALINTI YAZARLAR

HİKMET ERTÜRK
VAHYE TANIK OLMAK
MUHAMMED ZAHİR
RABBANİ TAVIR
İSLAMİ YÖNELİŞ

GAZETELER

 
İSLAMİ YÖNELİŞ
 
   

Bu sitede yayınlanan yazarlara ait yazılı dökümanlar kaynak belirtilmek suretiyle iktibas edilebilir
Sitede yeralan yazarların yazılarındakisorumluluk kendilerine aittir

Tasarım : Web-Ajans

Ana Sayfa   |   İletişim

©2005 İSLAMİ YÖNELİŞ .com. Bütün Hakları Saklıdır...
Evden Eve Nakliyat