Bir kültürün içerisinde doğuyor insan. Bu kültür içerisinde barınıyor ve büyüyor. Bu kültür ki onu yoğuruyor ve ona şekil veriyor. Ve insana birtakım sorumluluklar yüklüyor. İnsan ekseriyetle ‘adât ve takâlid’ diyebileceğimiz bu sorumlukları sorgulamaya gerek görmeden, taşımak şöyle dursun bunların taşıyıcısı olarak buluyor kendisini. Ve savunucusu oluyor… Böyle bir ortamda ‘İnsanın fark etmesi’, ‘soru sormaya’ başlaması’ gerçekten zor bir işe benziyor. Fakat aynı zamanda bir gereklilik… Kitabınızdan hareketle sormak istiyorum; siz nasıl başladınız ‘sorgulamaya’? Tarih boyu insanlığın ‘genel kabuller’ veya ‘gelenek’ karşısındaki genel tutumdan bahsedebilir misiniz?
Hayatı kendim adına anlamaya ve yorumlamaya başladığımda, insan olarak kendimi temsil etmediğimi gördüm. Doğumumdan itibaren, ailemden, çevremden, eğitim kurumlarından ve okuduğum her türlü kitaptan elde ettiğim kültür, beni bir yerlere ait kılıyordu. 1976'lı yıllarda memleketim Isparta'da ilk defa, bilerek ve bilinçli değil, Kur'an meali okudum. Hala okuduğum Kur'an mealinin o zaman beni nasıl sarstığını, şaşırttığını, çarptığını hatırlarım. Aradan yıllar geçmesine rağmen, Kur'an-ın etkili gücü, bana dünya hayatını, Âdem’den bana kadar getiriyordu. Özet olarak, öz olarak… Yıllar içinde defalarca okudum. Kur'an-ın yanında, diğer kitapları okuduğumda, diğer kitapların, Allah'ın vahiyleriyle benim arama girdiğini fark ettim. 1985 yılında İktibas Dergisi’nin 105. sayısında çıkan "Yolumuzdaki esaslar" isimli makalemden dolayı 6 yıl, 3 ay ağır ceza alarak cezaevine girdiğimde artık yapacak bir şey yoktu. Dışarıda okuyamadığım birçok kitabı orada okumayı planladım. Arkadaşlarımdan, ne kadar Türkiye'de basılmış tefsir, hadis, fıkıh, tarih kitabı varsa cezaevine istedim. Bir planlama doğrultusunda hepsini okudum. Okumalarım nihayete ulaştığında düşünmeye başladım. Bir yığın kültür… Bana ne vermişti. Beni ne kılmıştı.
İşte bu düşünceler ile `otokritik`, `taklitten tahkike` kitabını yazmaya başladım. Kitapta ele aldığım öz, ailemden, çevremden, okumalarımdan elde ettiğim kültür, Kur'an-la arama giriyordu. Sadece İslam ile ilgili kültürüm değil, doğu, batı klasiklerinden, roman, hikâye, bilimsel kitaplarından elde ettiğim bütün kültürler Kur'an-la arama giriyordu. Durumumu gözden geçirdim. Bu kadar kültür bana ne kazandırmıştı. Bu sorgularım sonucunda, edindiğim kültür, beni savcı, yargıç, avukat yapmıştı.
Ben bir savcıydım. Atalarımdan elde ettiğim, çevremden elde ettiğim kültürle, geçmişimi, zamanı, kültürleri suçluyordum.
Yargıçtım. Her biri için hükümlerim vardı. Yanlış, sapık, kafir, müşrik, mümin vs.
Avukattım, tarihin bazı anekdotlarını savunuyor. Çevremdeki bazı düşüncelerden yana oluyordum.
Ama bütün bunların kökeni, kaynağı, Kur'an-dan elde ettiğim kültür değildi. Ailemden, çevremden, okumalarımdan aldığım kültürdü.
Sonra Kur'an-daki ‘atalar kültürü’ne odaklandım. Allah ‘atalar kültürü’nden neyi murat etmişti. Sadece putperestlerin kültürü müydü? Yoksa insanların ailelerinden, çevresinden, yönlendirme, yönlenme ile okuduğu kitaplardan elde ettikleri miydi?
Muhakeme sonucunda fark ettim ki, bütün öğrenimlerin ‘atalar kültür’üydü?
Ve ‘atalar kültürü’ benim Kur'an-la arama giriyordu.
İlk zamanlar fark etmediğim, ama sonraları aklıma geldikçe hayret ettiğim anılarım var.
Mesela; bir sureyi okuyorum.
Saf bir şekilde hiç bir şey düşünmeden, aklımda, gönlümde, vicdanımda, uyanan anlamları var… Sonra, arkadaşlarla oturmuş sûre üzerine konuşuyoruz. Ne oluyor biliyor musunuz? Arkadaşlarla konuşurken, ortaya atılan bütün görüşler, deliller, benim saf, tertemiz Kur'an-dan aldığım anlamların önüne dikiliyor. Tarihiyle, tefsirleriyle, mezhep görüşleriyle, bana diyor ki, ey insan sen böyle saf ve tertemiz anlayamazsın. Bize tabi olmalısın… Biz senin doğru anlamanı sağlayacak temelleriz. Ben bu sese kulak verdiğim zaman, Allah'ın vahiyleriyle benim aklımda, vicdanımda, kalbimde uyandırdığı bütün anlamlardan uzaklaşıyordum. Eğer sese kulak vermezsem, Allah'ın vahiylerinin bende uyandırdığı anlamlar beni yönlendiriyordu.
Sonra düşündüm, üzerinde muhakemeler kurdum. Akıl ettim.
Hangisi doğru?
Allah'ın vahiyleriyle bende uyandırdıkları mı?
Yoksa tarihin, yorumların, mezhebi görüşlerin getirdikleri mi?
İşte bu noktada gördüm ki, tarih, yorumlar, mezhepler taraflıydılar.
Yani her tarihi bilgi, yorumlar, mezhebi görüşler beni Allah'tan ayırıp kendi tarafına çekiyorlardı.
Ben Allah'ın yanında olmak istedim. Kararımı verdim. Bütün bilgileri, ‘atalar kültürü’ kabul ederek, Allah'ın dediği gibi, ayetlerin kontrolüne bıraktım. Özü, muhtevası ile Allah'ın bilgileriyle çatışanlara karşı, duygusal bağlarımı kopardım. İşte kitabımın bir bölümünde, "eğer benim Kur'an-ı anlamama, şu an inandığım, bildiğim din, okuduğum İslami kültürler engelse, terk ediyorum" diyerek kesin kararımı verdim.
Toplumumuzda, hemen her görüşmede, tartışmada, insanların söylediği bir şey vardır. Tarihi bilgiler, mezhebi görüşler, tefsiri yorumlar, hatta resulden gelen hadisler, Kur'an-a vurulur. Kur'an-a uygunsa kabul edilir. Değilse ret edilir. Ben bu sözün toplumda, sadece tekrarlanan, ama uygulanmayan bir ifade olduğuna inandım. Hemen hiç kimse, böyle demesine rağmen, tarihinden, okuduğu kitaplardan, mezhebi görüşlerinden, hatta duyduğu, okuduğu hadislerden hiç birini Kur'an-a vurmaz. Tam aksine, Kur'an-daki ayetleri, tarihe, okuduğu bilgilere, mezhebi görüşlere ve hadislere göre yorumlar.
İşin gerçeği budur. İşte tam bu noktada inandım ki, insanlar ne söylediğini ya kavramamıştır ya da riyakârlık yapıyorlar.
Sâbık kültür ve malumatlardan tümüyle sıyrılmak ne derece mümkün görünüyor size veya her şeyden sıyrılmak gerekli mi?
Benim demek istediğim hepsinden sıyrılmak değil… Kültürlerin egemenliği altına girme yerine, kültürleri Kur'an-ın egemenliğinde anlamak. Algılamak ve hayatımıza sokmaktır. Elbette, hiç bir zaman insan öğrendiklerinden, geçmişinden sıyrılamaz. Ama Kur'an-ın bize tanıttığı bir metod var. Kur'an putperestlerin ‘atalar dini’ne ait kültürün hepsini ret etmedi ki! Tam tersine, içindeki doğrulara sahip çıkarak, yanlışlarını ret etti. Hatta hatırlarsanız, konunun özünün anlaşılması için, "önce aranızda birlik olduğunuz kelimeler üzerinde anlaşın" diyerek, topluma, toplumun gerçekleri üzerinde anlaşmaya çağırdı. Bende onu yaptım. Geçmişimden gelen kültürün, ailemin tabi olduğu mezhebin, Kur'an tefsirine dair yorumların, tarihin bana getirdiği, ıstılah, kavram ve tartışmaların hepsinin bendeki egemenliğinden sıyrıldım. Ve her birini niye kabul ettiğimi, niye karşı çıktığımı, niye suçladığımı düşündüğümde, duygusal davrandığımı gördüm.
Mesela; ben Ali ile Ayşe'nin katıldığı Cemel savaşında taraf olmak zorundaydım.
Niye?
Veya Muaviye ile Ali arasındaki tartışmada taraf olmak zorundaydım niye?
Mecbur muydum?
Aslında hiç de mecbur değildim... Zira Rabbim bana kitabında, her insanın iyiliği de, kötülüğü de kendine aittir, size hiç bir etkisi yoktur diyordu. Her insanın kendi yaptıkları kendinedir, her insan kendi inanç ve amellerinden hesaba çekilecektir diyordu. Ben Rabbimin kitabında, benim, Ali'den veya Muaviye'den yana olmak gibi bir sorgulama yürüttüğüne dair hiç bir delil bulamadım. Tam tersine, "sizin bir kavme buğzunuz veya sevginiz sizi adaletten uzaklaştırmasın" diyordu. Adalet nedir Kur'anda? Öncelikle kesin bilmediğim şeyler hakkında zanda bulunmamaktadır. Daha dün ne yediğini unutan, hatırlamayan benim, bundan 1500 yıl öncesinin kavgalarının neyini bilebilirdim ki?
Tarih kendi zanlarının uzantısından ibarettir. Üstelik tarihi sürekli galipler, yani eli kılıç tutanlar yazar... Yazdırırlar...
Mezhepler kendi zanlarını içtihad eden kurumlardır.
Tefsirler kendi zanlarını, yorum kılanlardır. Hâlbuki Rabbim bana zandan uzak durarak adil ol diyor. Şu an ismini hatırlamıyorum. Ehlisünnet akaidi diye bir kitap okuyordum. Kitabın son bölümlerinde, Ali ile Muaviye arasındaki kavgayı dile getirerek, bu konuda ehlisünnetin görüşü şöyledir diyordu. "Ali haklıydı, Muaviye haksız değildi". Allah aşkına bu söz ne demek? Algılayabiliyor musunuz? Muaviye haksız değilse, Ali haklıysa, aynı manaya gelmiyor mu? Yani Muaviye'de haklı anlamı çıkmıyor mu? Ben bu sözü okuyuncaya kadar, bu söz kadar kaypak, siyaseten söylenmiş hiç bir söze rastlamamıştım. Okuyunca şok oldum.
Peki, tarihi bunca malumat ve rivayetleri Kur’an-a arz ettiğimizde ne olmalıydı bize kalan?
Bize kalan net bir öz olmalıydı. İnsan acelecidir. İnsan, yanlışta yapabilir, doğruda yapabilir. Kim olursa olsun, yanlış yapmaktan, doğru yapmaktan uzak değildir. Bunun için imtihan ediliyoruz.
Bir kimsenin, Ali veya Muaviye olması, Rasul’ün hanımı olması, hatta resul olması, yanlış yapmasını engellemez. Ancak Resullerin avantajı, yanlışlarından ayetlerle düzeltilmesidir. Ki bunun Kur'an-da örnekleri vardır.
Ama resul olmayanların yanlışları ne olacak? Tarihe bir yaşam olarak kalırken, ahirete hesaba girecektir. Şimdi ben Kur'an-a bakarsam, ne Ali, ne Muaviye, ne Aişe hesaptan muaf değillerdir.
Allah diyor ki, insanların doğruları da, eğrileri de vardır. Ve ben 1500 yıl sonra, kendimi Allah yerine koyarak, onları yargılayamam, sorgulayamam. Onları tarihin derinliklerine bırakırken, Rabbime dua ederim. Rabbim Müslümanların sevdikleri birbirlerine düşmüşler. Ne olur ben düşmeyeyim diye dua ederim. Bundan bu dersi çıkarırım.
İtikad/ Akaid kitapları da bu tür spekülasyonlardan berî değil diyorsunuz. Bu konuda `akaid kitapları’nın da muhteva olarak sorgulanmaya ihtiyacı var sanırım.
Ben itikat ve hukuk kitapları okurken… Hatta tefsirleri okurken, tüylerim diken diken oluyor. Bu kitaplarda verilen hükümlerin, yapılan yorumların çoğunun, siyasi nedenlerle hükmedildiğini, yorumların siyasete uygun yapıldığına inancım okudukça arttı. Ve yine ben "ehlisünnet" tabirinin, mezheplere ait fakihlerin bir araya gelerek, ehlisünnet’in kaidelerini oluşturduklarına değil, aksine Osmanlı döneminde, Osmanlı'ya biat eden, Osmanlı'yı tasdik eden mezheplerin ‘ehlisünnet’ olarak lanse edildiğine inanıyorum.
Hangi mezhep, Osmanlı'ya tabi olmamışsa, O'na biat etmemişse, dışında tutulmuş, sapık ilan edilmiştir. Değilse bu tür tabirlerin, ilmi olmakla hiç bir ilgisi yoktur. Tamamıyla siyaseten alınan kararlar ve yapılan propagandalardır. O nedenle, Kur'an-ı anlamaya başladığımda, okuduğum fıkıh, tefsir, hatta hadis kitaplarının altındaki şerhleri benim tüylerimi dikenleştiriyor.
Bu hassasiyetiniz düşündürücü... Fakat ‘Ehl-i Sünnet’ kavramsallaştırması sanki çok daha öncelere ait bir kavramsallaştırma…
Elbette düşünmemiz gerekir. Her söyleneni hop kabul eden mantıktan uzaklaştığımızda, söylediğim anlamlaşır.
Ehlisünnet kavramsallaştırması niçin çok eski olsun. Mezhep kurucu olduğu söylenen Müslümanların hayatlarına bakınız. Tarihleri sizi şaşırtacaktır. Abbasiler döneminde Türklerin Müslüman olması ve batıya doğru kayışlarında, Abbasi hanedanlığının egemen görüşüne etkin olmuşlardır. Abbasilerden sonra oluşan hilafetin nasıl alındığını hatırlayınız. Yavuz Sultan Selimin komutasında tarihin en kanlı savaşı sonucu alınmıştır. Yavuz Sultan Selim yenilseydi, bağyi olarak hakkında ölüm kararı verilecekti. Osmanlı bitecekti. Ama tersi oldu. Hâkimiyet Osmanlıya geçti ve Yavuz'un yaptıklarını tenkit eden her toplum, mezhep sapık ilan edildi.
"Atalar Dini" ile "ilâhî Din" diye iki kavram karşımıza çıkıyor. Ve insanlık genelde `ilahi dini` reddedip `atalar dini`ni kabule meyletmiştir. Atalar dini bu şekildeki bir ‘teslimiyeti’ neye borçludur? Buna meyleden insan mizacının tahlilini de yapabilir miyiz?
Bu mizacın özelliği kolaycılıktır. Kolaycılık, çıkarcılıkla birleşince, aileye, çevreye uymak insan için daha mantıklı geliyor. Aksi ise; aileye, çevreye karşı çıkmak, zor yolu seçmektir. Aileye, çevreye, bilinenlere ters düşmek "sarp yokuştur, sen onun ne olduğunu bilir misin, o bir boynu azad etmektir" Yani insanı, insanları özgürlüğe ulaştırmaktır. Aile, çevre ve bilinenler ise, insanı, insanları kendine köle kılmak ister. Sorumluluk üstlenmeyenler ise, talep edilen köleliği, rahat bir yaşam kabul ederek çatışmaya girmez. Boynunu kurtarmaz. Bir bakıma, aileyi, çevreyi, bilinenleri korunmanın sığınağı olarak görür. Aileye, çevreye, bilinenlere ters düşmek ise, sanki "sudan çıkmış balık" misaline dönüşmek gibi görülür.
Burada şunu sormak istiyorum. Neden düşünmemiz gerekir… `Gelenekle hesaplaşmaya karar verdiğiniz zaman dilimine dönerek` bir soruya cevap arayalım. Müslümanların da ekserisini etkisi altına alan, etrafı geleneklerle örülmüş veya modern çarkların dişlisinde ezilmekte olan insan neden inançlarından veya içinde bulunduğu halden şüphe etmelidir? Soru sormak, araştırmak için, şüphelenmek için bir şeylerden rahatsız olmalıdır insan. Bugün insanların düşünmesini gerektirecek saikler neler?
Gördüğü, algıladığı, yaşadığı çelişkilerden dolayı.
Şimdi aklıselim ile düşünün. Kur'an-ın muhteviyatına, tefsirlerden, mezhebi görüşlerden, indi mütealalardan arınarak girerseniz ne görüyorsunuz?
— Her şeyi Yaratan Allah, insan ve insanın yaşamını etkileyecek varlıklar var.
— Allah insanı, kendisine ibadet etsin diye yarattığını Zariyat Sûresi’nin 56. ayetinde söylüyor.
— İbadet etmesi gereken insanı, ibadet edecek mi etmeyecek mi sorgusuna cevap bulmak için dünyaya imtihan için gönderiyor.
— Dünya yaşamında insanın durumu belirginleşiyor.
— Dünya yaşamında insan Allah'a ibadet etmekle imtihan edilmektedir.
— Peki, imtihanın özü nedir?
— Allah’ın gönderdiği dinin esasına, anlamına uygun olarak, Yani İslam kelimesinin esasına, anlamına uygun olarak, barış içinde, Rabbine teslim olarak hayat yaşamasıdır.
— Barış içinde. Kiminle barış içinde?
Önce kendisiyle, sonra Rabbiyle, doğayla, insanlarla… Bu ne demek?
Ben kendimle barışık olacaksam. İkircikli olmamam gerekir.
Rabbimle barış içinde olacaksam, hayatımda iki veya daha fazla Rab olmamalıdır.
İkircikli olmamak...
İkircikli olmamak, şüpheci, ikilemli olmamaktır. Yani tevhid üzerine olmaktır.
Biliyorsun, Rabb kavram olarak, terbiye eden, büyüten, yetiştiren anlamına gelmektedir.
Allah diyor ki, sana öğretecek, seni yetiştirecek, seni büyütecek benim. Benden başka, kendine öğretmen bulursan yanılırsın. Veya benimle birlikte, başkalarını da kendine öğretmen yaparsan yanılırsın.
Şimdi ben, Allah'ın koyduğu bu kuralı unutarak, ailemi, çevremi, tarihimi, çevremi, okuduklarımı kendime öğretmen kılarsam ne olur? İşte olanı görüyoruz. İkircikli anlayışlar. İkircikli yaşamlar... İkircikli, anlamlar. İkircikli yorumlar. Neredeyse hiç bir şey Allah'a göre değil. Bir tarafta Allah'ın dedikleri, diğer tarafta, ailemin, çevremin, tarihimin, okuduklarımın dedikleri... Hangisini seçiyorum?
Sizce bu toplum hangisini seçiyor?
Siz; Allah'ın dediğini değil, tarihin dediğini seçmek zorundasınız.
Siz; Allah'ın dediğini değil, mezheplerin dediğini seçmek zorundasınız.
Siz; Allah'ın dediğini değil çevrenizin, okuduklarınızın dediğini seçmek durumundasınız
Peki, böyle yaparsanız Allah'ın imtihanı ne olur?
İşte bu ikircikli bir yaşamın sonucudur.
Allah kitabında şirki böyle tarif ediyor..
İnsanlar ikircikli bir yaşam yaşar ve sonucunda Allah'ın dediğini değil de, tarihinin, mezheplerinin, çevrelerinin dediklerini kabul eder ve yaşarlarsa, Allah'a değil, atalar dinine uymuşlardır.
Böylece hem Allah'ı kabul ettiklerini söyleyen, hem de Allah'ın dediklerine rağmen, başka şeyleri tercih edenler olmuş olurlar ki, bunun Kur'an’daki tarifi ortaklıktır. İkircikliliktir… İki veya daha fazla Rabb bilmektir.
Sorular siz cevapladıkça daha da çoğalıyor. Karşımıza üç kavram çıkıyor; RAB, İBADET VE DİN. İdrakler bu üç kavramı anlamayacak belki de yanlış anlayacak kadar geleneksel ve modern inanış ve düşünüşlerle kirletilmiş sonucuna varıyoruz. Din, ibadet ve Rab… Bu kavramları Kur’an ve bugünkü toplumsal satıhta tespit ettiğiniz karşılıklarıyla açıklamanızı istirham ediyorum.
Bize gelen Müslümanların atalar kültürü, Kur'an-daki geçen kelime ve terimlere ıstılahı anlamlar yükleyerek bugüne getirmiştir. Kur'an, Arap toplumunun yaşamı üzerine indi. Dolayısıyla o yaşamı değerlendirdi. O yaşama anlam verdi. Yaşamdaki değerleri, Allah kendine göre yorumladı. İnsanların yaşam değerlerine kendi bakış açıları vardı. Vahiy gelmeye başlayınca, Arapların yaşamına, Arapların dışında Allah'ın bakış açısı eklendi. Böylece İslam diye kabul ettiğimiz din, öz olarak, Arap toplumunun yaşamı üzerine inerek, Arap toplumunun kültürel değerlerine, inanışlarına ve yaşamlarına kendi açısından baktı. Ancak zamanla Müslümanlar çoğaldı, toplum oldu, devlet kurdu. Müslümanların yaklaşık 1400 yıllık devlet oldukları dönemlerde, Müslümanların yaşamlarına ayetler inmedi. Ayetler gelerek Müslümanların yaşamlarına lehte veya aleyhte anlam katmadı. Müslümanlar hayatlarını kendilerine göre yaşamaya devam ettiler.
Siyasi hırslar, karışıklıklar işin içine girdi. İnsani yorumlar, yaşamlar işin içine girdi.
Farklı kavimlerin Müslüman olmasıyla, farklı kültürler işin içine girdi.
Müslümanların arasında ve dışında yaşayan değişik, inanç ve felsefelere ait insanların düşünceleri, yaşamları işin içine girdi.
Böylece karışık, kozmopolit bir toplum oluştu.
Her devirde Müslümanlar bir şey söylemek istedi. Kur'an-ın özüne uysalardı, her olayı Kur'an açısından, yani Allah'ın vahiyleri aracılığıyla, Allah'ın bakış açısından olaylara bakacaklardı. Ama böyle olmadı. İnsanlar kendi düşünceleri ve yaşamları doğrultusunda ilerlediler ve düşüncelerine, yaşamlarına Kur'an-ı delil göstermeye başladılar. İşte bu faaliyetler, Kur'an-daki kelime ve terimlere ıstılah anlamları yüklemelerine neden oldu.
Istılahı manalar yüklediler derken neyi kastediyorsunuz?
Istılah anlamı demek, Arapçada geçen kelime ve terimlere, usul-i fıkıh, tefsir, hadis ve fıkıh bilimlerinde verilen anlamlardır. Mesela bugün, Türkçede kullanılan kelimelere, tıp, hukuk, ekonomi vs. bilimlerinde verilen lügat anlamından farklı verilen anlamlar gibi...
Düşüncelerine, yaşamlarına Kur'an-ı delil göstermeye başladılar dediniz…
Yani; Kur'an-a uymayan, kendi yaşamlarının dayanağı olarak Kur'an-ı gösterdiler. Hani bugün Müslümanların sloganlaştırdığı bir ifade var. Düşündüğün gibi yaşamıyorsan, yaşadığın gibi düşünürsün... Onun gibi işte, Kur'a-na göre yaşamayanlar, yaşadıklarına göre Kur'an anlayışı, yorumu üretmeye başladılar. İşte ben Müslümanların geçmişte oluşturdukları ıstılahı anlamlar üretmesine bu gözle bakıyorum. Ve ben Müslümanların ıstılahi anlamlar üreterek, din kültürü oluşturmalarını, din olgusunu Kur'an-ın yapısından çıkararak, skolâstik bir din noktasına getirdiklerini düşünüyorum. Yani Yahudilerin, Hıristiyanların ulaştığı sonuca ulaştırdıklarını düşünüyorum.
Nedir bu sonuç?
Onlar, Tevrat’ı ve incili tahrif ettiler. Ellerinde doğru dürüst yazılı metin bile bırakmadılar. Ellerindeki metinler, yorumları ve yaşamları ile skolâstik bir din ürettiler. Müslümanlar Kur'an metnini kaybetmediler. Ama Kur'an-a uymama noktasında ısrarla yürüdüler. Kur'an-a uymadıkları için, bölük pörçük oldular. Değişik, mezheplere, fırkalara ayrıldılar. Allah'ın ipinde toplanacaklarına, kendi görüşleri etrafında gruplaştılar. Gruplarını siyasi egemenlik noktasında söz sahibi kılmaya çalıştılar. Ve Müslüman’ım diyenler birbirine savaş açtı.
Tarihin özetine doğru bakınız. Dikkatli bir inceleme size şunu gösterecektir. Müslümanların Müslüman olmayanlarla savaşı, Müslümanların Müslümanlarla savaşından daha azdır. Ve Müslümanların savaşlarda öldürdüklerini kıyaslarsanız, Müslümanlar Müslümanları daha çok öldürmüştür.
Tarihe duygusal bağlardan kurtularak iyi bakınız. Dört büyük halife diye, Raşit halifeler diye bilinen, özellikle ‘ehlisünnet Müslümanıyız’ diyenlerin göz bebeği olan, Hz. Ebubebir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali devirlerine bakınız. Ta... Oralardan başladı Müslümanların birbirlerini öldürmeleri. İki halife camide öldürülmeye çalışıldı, camide yaralandı ve evlerinde şehit oldu. Peki, sonraki yıllar çok mu farklıydı? Şimdi siz bütün bu tarihi yaşamların Kur'an-a uygun olduğunu söyleyebilir misiniz? Şimdi sizin sorularınıza döneyim.
Rabb; Arapça köken anlamıyla, terbiye eden, yetiştiren, büyüten demektir. Bir insanı, terbiye eden, yetiştiren, büyüten kimdir? Allah Kur'an-da diyor ki, eğer beni sizin yetişmenizde, terbiye edilmenizde, büyütülmenizde tek otorite, tek öğretici kabul ederseniz, sizi dosdoğru yola iletir, sizi o yolda tutarım. Peki, insan hayatına bakınız. İnsanı kimler terbiye ediyor, büyütüyor, yetiştiriyor. Önce anne, aile, çevre, tarih… Peki, bir insan Müslüman olsa da, annesine, ailesine, çevresine, tarihine rağmen, bağımsız olarak Allah'ı dinleyebiliyor mu? Yoksa Allah'ı annesinden aldığı kültür, ailesinden aldığı din, çevresinden öğrendiği ahlaki değerler ve tarihinden aldığı, bilgiyle bilinçle mi dinliyor?
Hangisi?
Eğer derseniz ki, günümüzdeki gerçek, insanlar, anne, aile, çevre, tarih ile terbiye ediliyor, yetişiyor, büyüyor.
O zaman insanın Rabbi, annesi, ailesi, çevresi, tarihidir.... Kur'an Rab kavramını böyle tarif eder.
O annenin, ailenin, çevrenin, tarihin, kahramanları, sevilenleri, sayılanları vardır. Ve onlar Allah'ın dediklerinin önüne geçerler. Tıpkı Arap toplumundaki gibi... Arap toplumunda da, Allah'ın dediklerinin önüne, anneler, aileler, çevre ve tarihleri geçmiyor muydu? O tarihlerinin getirdiği, sevdikleri, saydıkları, inançlarında, yaşamlarında onların Rableri değil miydi? Allah onların Rablerini böyle tarif etmiyor muydu? Günümüzde çokça tekrarlanan bir söz var. “Kula kulluk etmem”... Spot bir söz...
Bugün, Müslümanlar kullanıyor. Ateistler kullanıyor. Solcular kullanıyor… Laikler kullanıyor... Aleviler kullanıyor... Sünniler kullanıyor...
Peki, ne anlama geldiğini biliyorlar mı? Kul ifadesinin ne olduğunu, kullara kulluk etmenin ne anlama geldiğini biliyorlar mı? Hiç bu konuda, kul kelimesinin Arapça kökenindeki anlamı araştırmaya önem vermişler mi? Bu gün kulların sözlerine, hükümlerine tabi olmalarına ne diyorlar? Düşünmüşler mi? Elbette kocaman bir hayır! Düşünselerdi birçok şey çözülmüş olacaktı.
Bahsettiğiniz soru ve sorunlarla `hesaplaşmak` için cesaretli ve her şeyi sil baştan değiştirmeye hazır olmak gerekli gibi gözüküyor...
Elbette… Önümüzde iki yol var.
Ya Allah'tan yanayız.
Ya anneden, aileden, çevreden, tarihten yanayız. Hangisi insanı İslam'a götürecekse Müslüman olana düşen görev onu tercih etmektir. Tabi sadece sözle değil...
Bilgiyle, bilinçle, inançla ve eylemle...
Allah'ın kitabında din, yaşamın kendisidir. Allah yaşamı ve yaşamın kurallarını din olarak tarif eder.
İbadet ise, yaşamın kurallarına uymaktır.
Siz hangi yaşamın kurallarına uyuyorsanız, o yaşamın kurallarını belirleyen mevkilere, makamlara ibadet ediyorsunuzdur... Kur'an’daki tarif budur.
Günümüzde Müslümanların gönüllerinde, hayallerinde, yaşamlarında farklı İslam algıları vardır. Gönüllerindeki, hayallerindeki İslam algısı, Müslümanların üç kıtaya hâkim oldukları dönemdir. Bu dönemdeki İslam değil. Yanlış düşünmeyin. Bu dönemdeki, hâkimiyet, şan, şöhret, güçtür. Yaşamları ise, hayallerindeki, gönüllerindekinin aksine, şandan, şöhretten, hâkimiyetten, güçten uzaktır. Günümüzdeki Müslümanların asıl ikircikliği buradadır. Bundan sonra Kur'anla ikircilliklerinden doğru dürüst söz edemeyiz bile... Zira Kur'an-ı aile, çevre, tarih, mezhep kültürleriyle okurlar. Kur'an-la aralarındaki gözlük, aile, çevre, tarih, mezheplerdir. O gözlük ise, yaşamlarındaki, üç kıtaya hâkim olmuş Müslüman olmak ile, bugün zaaf içinde Müslüman olmak arasındaki bağlamdaki sıkıntılara, Kur'an’dan yorum bulmak, kendilerini haklı çıkararak, fikir ve hükümlerle teselli ederler. Bir türlü, Allah'ın insandan ne istediğine dikkat etmezler. Size çok basit bir örnek vereceğim.
Bugün; ister Müslüman, ister Müslüman olmayan... Ama Müslüman olmayanlar Müslümanlıkla ilgili ufak tefek bilgi sahibi olduklarında....
Dışarıdaki bir çocuğa, herhangi bir insana... Kültürü ne olursa olsun… Herkese... Şu soruları sorsanız... Müslüman yalancı olur mu? Müslüman riyakâr olur mu? Müslüman üçkâğıtçı, çıkarcı, sahtekâr olur mu? Ne diyecekler? Kim olursa olsun elbette hayır diyeceklerdir. Peki, günümüzde Müslüman toplumları temelinden sarsan bu değerler değil mi? Veya değersizlikler değil mi?
Tüm bu sorumsuzluk ve ahlaki zaafların sebebini, hiç veya yeter derecede sorgulamayış, ‘Geleneksel Anlayış’dan sıyrılamayış, ‘Kültürel İslam’ anlayışıyla yetinmenin bir sonucu diyorsunuz yani...
Evet. Çünkü geçmişimiz, geçmişten gelen kültürümüz bize, yeri geldiğinde yalan söylenebileceğini, yeri geldiğinde riyakârlık (ikiyüzlülük) yapabileceğimizi öğretir. Yeri geldiğinde, Allah'ın kurallarına uymadan Müslüman kalınabileceğini söyler… Yeri geldiğinde, dünyaya egemen olmak için, siyasi çıkarların ön plana çıkacağını öğütler. Yeri geldiğinde, devletin, milletin selameti için, Müslümanların katledilebileceğini, hatta kadın, kız, çocuk, yaşlı, sakat harcanabileceğini öğütler. Ve yeri geldiğinde Müslümanların birbiriyle savaşabileceğini, böyle yaptıklarında bile asla dinlerine zarar gelmeyeceğini söyler... Yani Müslüman ne yaparsa yapsın, ben Müslüman’ım dediyse, asla İslam’dan çıkmaz. Peki, gerçek böyle mi?
Hâlbuki Allah Kur'anda müminleri, Müslümanları tarif ediyor. "Onlar Rabbinden bir ayet geldiğinde sadece işittik ve itaat ettik derler". Aklıselim olarak. Vicdanlara el basarak söylemelisiniz. Gerçekten Allah'ın istediği şekilde, hiç bir art niyet beslemeden Müslümanlar Allah'tan gelen ayetlere işittik ve itaat ettik diyorlar mı? Siz buna şahit misiniz? Doğru ben bu konuda şahadetlik istenirse, milyon kere düşünürüm. Allah'tan gelenlere Allah'ın istediği gibi işittik ve itaat ettik yerine, Allah'tan gelen ayetleri, anlayışlarımıza, görüşlerimize göre nasıl anlarız, tavrı hâkimdir. Siz bugün, anasından, ailesinden, çevresinden dinini, mezhebini öğrenen birinin.... Ya ben araştırdım, inceledim, Kur'an-a göre tarttım ölçtüm, biçtim... Annemin, ailemin öğrettiği yanlışmış diye terk ettiğine kaç kez şahit oldunuz? Ben öyle olaylara şahidim ki, bırakın Müslümanlık davasında olanları, solcuyum, ateisttim diyenlerin bile, bana ‘bizim mezhebimiz Hanefi değil mi’ diye sorduklarını gördüm? Ben de gülerek, sizin dinle ilginiz yok ki, mezheple ne ilginiz olsun diyerek gülmüştüm.
Buradan şu soruya geçelim; Atalar dini/ kültü/ kültürü`nün karşısında bir de `çağdaşlık` diye ifade edebileceğimiz bir olgu var... `Atalar kültürüyle` zaman zaman hesaplaşma eğilimleri de taşımaktadır. Bir takım Müslümanları da içerisine aldığı için `Kültürel İslam` veya `Kültürel İslamcılar` gibi ilginç kavramsallaştırmaları bile konuşulur kıldı...
Bu kavramların hiç biri beni ilgilendirmiyor… Ben çevremde bu tür yorumlar yapıldığında sadece gülümsüyorum. Zira Kur'an-ı okuduğumda, Allah bana Âdem’den kıyamete kadar geçecek insanlık yaşamının özlerini, tavırlarını, inançlarını, yaşamlarını, ayrılık konularındaki temelleri anlatıyor. Öncelikle benim, Allah'ın bana taktığı Müslüman veya Mümin isminden başka bir ismi asla layık görmem… Diğer taraftan her türlü cı, ci, cılık, culuk, cülük, çülük gibi eklerle anılan hiç bir tabirin peşinde olmadığım gibi, bu tür tabirlere karşıyım. Allah Müslüman'ı gayet açık bir şekilde tarif ediyor. O teslim olandır. Neye teslim olmuştur? Allah'a ve Allah'tan gelen gerçeklerle, insanı, dünyayı, varlıkları, yaşamı değerlendirmeye, anlamlandırmaya, yaşama aktarmaya teslim olmuştur. Anlamı barış olan İslam'a göre hayatı algılamak, yaşamakla görevlidir. O nedenle, Allah'ın tarif ettiği Müslüman’ın anlayışında çağ kavramı, dün, bugün, yarın değildir. Zamanlardan öte, mekânlardan öte, sınırsızdır. Allah Müslüman’a, sana öğrettiğim bilgiler doğrultusunda hayatını yaşa demektedir. İnsan Allah'ın öğrettikleri bilgilerle hayata bakar. Allah'tan gelen kuralları hayatında ikame eder. Bunların yanında akıl ederek, dünyayı, varlıkları, insanları tanır. Kedine göre bilgiler üretir. Ancak kendine göre ürettiği hiç bir bilgiyi, Allah ile savaş nedeni saymaz. Allah'ı inkâr nedeni saymaz. Aksine, Allah'ın önerdiği ilke ve kurallarla barış içinde hayatı yaşama çalışır.
Ancak, insanlar arasında, insanların haklarını yiyen, çalan, insanları sınıflayan, ayıranlar vardır. Bütün kullarını eşit yaratan Allah'ın ilkelerinde, insanların haklarını çalmak, onları sınıflamak, insanlar arasında, bencil, çıkarcı anlayışlarla ayrımcılık yapmak Allah tarafından sevilmez. Allah bütün bu olguları zulüm sayar. Ve Müslümanlara zulümden yana olmamaları, ellerinden geldiğince karşı çıkmalarını ister. Allah katında zulüm edilenin dini yoktur. İster Müslüman, ister Müslüman değil. Zulüm gören herkesin hakkı Allah katında bakidir ve Müslüman bu hakların peşindedir.
Şimdi de ben, Allah'ın önüme koyduğu temel kavramları bir kenara iterek, kendime insanların felsefelerinden üretilmiş, anlayış ve kavramlarımı yerleştireyim. Bundan Allah'a sığınırım. Allah bana Müslüman ol dinime gir diyor. Ama dinci ol demiyor. Yani insanlara din baskısı yap demiyor. Allah bana Müslüman ol diyor. Ama İslamcı ol demiyor. Müslüman ol ki, "Allahtan gelenlere işittik ve itaat ettik" de, hayatı ona göre yaşa diyor. Allah bana, yeryüzünde adaletin peşinde ol, zulüm edilenlerin hakkını ara diyor. Sadece Müslümanların haklarını ara demiyor. Konunun başında da söylediğim gibi, Allah'ın kitabı, benim çevremden, okumalarımdan aldığım bütün değerleri altüst ediyor. Ve bana düşen görev, ya Allah'ın yanında olmak, ya da çevremin yanında... Ben Allah'ın yanında olmayı tercih ederim. Tek kalsam da… Zira Allah'a hesabımı tek başıma vereceğim. Ve annemin, ailemin, çevremin, okuduklarımın bana hiç bir faydası olmayacak. Kanaatim odur ki, tecrübelerim ışığında Müslüman’ım diyenleri ikiye ayırıyorum.
Allah'ın ayetleriyle yol arayanlar,
Allah'ın ayetlerini sürekli tartışarak zaman harcayanlar.
Ben asla ikinci kısım olmak istemem
Vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ederim…
Nida Dergisi 138; Ekim - Kasım sayısında yayınlanmıştır.