Sık Kullanılanlara Ekle

:.: İSLAMİ YÖNELİŞ :.:
"İslam Mekke'de önce kavram üstünlüğünü kurmuştu" | Kerrubi’nin eşinden Devrim liderine mektup | Basiret Dergisi yayın hayatına başladı | İslamoğlu: ‘İnsanlar parti mülahazasıyla değil vicdan, adalet ve hakkaniyet duygularıyla sandığa gitmeliler’ | Bazı Dâvetçi Müslümanlardan Referanduma Dair Zaruri Açıklama | Bazı Referandum EVET çilerine Açık Mektup | Mahalle imamları halkı ziyaret edecek, sorunlarını dinleyecek | Kapitalist sistemlerde kadına zulüm ediliyor | İran Şimdi de Lübnan Ordusunu Silahlandırıyor | Kur'an Nesli Kültür Merkezi, yazar Ahmed Kalkan'ın katılımıyla periyodik "Kavram Dersleri" programını inşaallah önümüzdeki hafta başlatıyor. |
 

ARAMA

New Page 2

Duyurular

Editörden

 MÜKERREM BULUT

OYSA DOST!

Üye Giriş

Kull. Adı

:

Şifre

:

Yeni Üye Kaydı 
Şifremi Unuttum

 

Kim Kimdir

 

İSLAMİ YÖNELİŞ

Anket

KUR\'ANI NASIL OKUMALIYIZ?

Seçenekler
ELİMİZDEKİ MUSHAFA GÖRE
FARKETMEZ
NÜZUL SIRASINA GÖRE

Sonuçları Göster

Çok Okunanlar

İSLAMİ YÖNELİŞ
RAMAZAN KAYAN'LA SÖYLEŞİ
06/07/2008

itimci-Yazar Ramazan Kayan’la

“ VAHİY IŞIĞINDA TOPLUM VE GENÇLİK”

Üzerine Söyleşi

1956 yilinda Malatya’da doğdu. İlkokulu bitirdikten sonra Malatya İmam Hatip Lisesi’ne kayıt yaptırdı. 1976’da buradan mezun olup İmama Hatiplik görevine başladı. İmam Hatiplik görevini yaparken İnönü Üniversitesi İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ne devam etti.1982 yılında bu okuldan mezun oldu.1983 yılında İmam Htiplikten ayrıldı. Yazar özellikle İslami ilimler üzerinde araştırmalarını sürdürmektedir.

 

 

Aysun Çakır: Toplumun yapısını gözlemleyen biri olarak bu toplumun genel sorunlarından bahseder misiniz?

Ramazan Kayan: İçinde yaşadığımız toplum tanımı çok zor bir toplum. Her türlü anlayışın, düşüncenin, farklılığın ,uç yaklaşımların nüksettiği, hayat bulduğu, itibar gördüğü, bir yönüyle çok kozmopolit, diğer yönüyle çok mozaik bir toplum içerisinde yaşıyoruz. Ama görebildiğim kadarıyla sizin sorunuzu birkaç başlık altında değerlendirmemiz lazım. Toplumun yapısını gözlemlerken, hafızasızlık ve iradesizlik hastalığı ortaya çıkıyor. Bu toplumun kökleri ve değerleriyle ilgili bağları, özellikle Cumhuriyet Dönemi ile birlikte ciddi anlamda tahrif edilmiştir. Harf inkılabından sonra bir anlamda bu inkılapla birlikte hafızasını da kaybeden bir topluma dönüşmüştür.Haliyle bu topluma zorla giydirilen bir kimlik -tabi biz buna deli gömleği de diyebiliriz- oluşmuştur. Bu durum toplumu uzun süredir ne olduğunu, kim olduğunu fark edememe, belirsizlikler içerisinde bocalama ve sonuçta yönsüzlük dediğimiz bir girdaba doğru sürüklenmiştir. Ben buna toplumun hafızasızlığı diyorum.Tabi hafızasını kaybeden bir toplum hemen akabinde irade ortaya koyamama, neyi talep edeceğini, hangi davayı savunacağını, hangi değerler için mücadele edeceğini bilememe gibi bir sıkıntıya maruz kalır hale gelmiştir. Bir toplumun toplum olabilmesi için ortak ideallerin bir araya gelmesi lazım.Yoksa toplum olmaktan çıkar, topluluk olur.Yani sıradan kitle ve kalabalıklara dönüşür.Toplumun bu anlamda biraz daha örgütlü olması, hedeflerinin olması, ideallerinin olması gerekiyor.Yani bu anlamda içinde yaşadığımız halk kitlesine ne kadar toplum diyebiliriz? Doğrusu bu da biraz tartışma konusu. Bu toplumda topluluk ve kitle özelliği biraz daha fazla ortaya çıkıyor.Yani başta da belirttiğimiz gibi ilk etapta hafızasızlık, ikinci etapta iradesizlik var.Bunun açılımında toplumun şu zaaflarınıda tespit edebiliriz. Görebildiğim kadarıyla toplumda ciddi bir duyarsızlık kendini gösteriyor.Yani olup biten şeylere tepki vermemek, dert edinmemek -ki biz buna tepkisizlik eylemsizlikte diyoruz- had safhada.Yine bu toplumda şöyle bir yozlaşmanın da hızla yaygınlaştığını görüyorum.Değersizleştirilmiş bir toplum var. Değerlerinden kopan, öze dönüşten uzaklaşıp kendine yabancılaşma sürecini hızlandıran bir değersizleşme… Özellikle mutaal değerlerin rabbani değerlerden kopup, önce batı dünyasının sunduğu değerlere ilgi duyup, fakat şimdi hiçbir değerle kendini tanımlayamayan bir değersizleşmeyle karşılaşıyoruz. Bu anlamda toplumun bir çürümeye ve çözülmeye doğru gittiğini görüyorum. Tabi buna bağlı olarak gayesizlik, hedefsizlik dediğimiz bir sıkıntıyla karşı karşıya kalıyoruz.Yani toplumun içine girdiğimiz zaman çok basit gündemlerle, seviyesiz konularla, insanların kendilerini tükettiklerini çok rahat bir şekilde görebilirsiniz. İşte bu da bu toplumun hedefsizliğini gösterir. Yani lakayıt bir toplum, ilgisiz bir toplum, neyi önceleyeceğini bilmeyen bir toplum ve bunların verdiği sıkıntıları görüyoruz. Bu toplumda gözlemlediğim diğer bir sorun dünyevileşmedir. Yani seküler bir hayatın gittikçe kabul görmesi, hatta bunun bazı İslami ritüellerle, bazı ergümanlarla meşrulaştırma zaafınıda görüyoruz.

Bir diğer sıkıntıda toplum içerisinde hızla yayılan bireyselleşmedir. Bu durum sınırları ortaya konulmamış, çerçevesi belirlenmemiş bir özgürlük anlayışıyla ortaya çıkıyor. Bu da toplumsal sorunlara bigane kalıp içine kapanmayı ve aldırışsız bir kimliğe bürünmeyi beraberinde getiriyor. Bunun sonucunda da bireyselleşme, toplumda ciddi bir bencilleşme ve cimrileşme hastalığına dönüşüyor. Yani kendi hırsını, ihtiraslarını, kaprislerini öne çıkaran, çevresiyle ilgilenmeyen, toplumun derdi ile dertlenmeyen, olup biten zulüm ve zillet karşısında hiçbir olumlu tepki vermeyen, sıradanlaşan, nötrleşen yada nesneleşen bir topluma dönüşüyor.Özelliğini kaybetmiş, kendini farklı kılan değerlerden kopmuş, güdülmeye, sömürülmeye hazır bir ruh hali ile statükonun sürüklediği istikamete itirazsız bir şekilde teslimiyet gösteren bir toplumla karşı karşıya kalıyoruz. Bunun nedenlerinden biri de eğitimsizliktir. Ciddi bir İslami eğitimden geçmeyen toplum; cehaletin kıskacında, cahiliyenin kuşatması altında değerlerinden kopmaya başlıyor.

Bir diğer önemli sorun da toplumun fakirleştirtirilmesi ve yozlaştırılmasıdır. Hz.Peygamber’in (s.a.v) bu konudaki tespiti çok önemlidir. “Fakirlik nerdeyse küfür olacaktı.” Bireylerin imanlarında zafiyet varsa, yoksulluk karşısında sınavını veremeyen, panikleyen ve ekonomik noktadaki problemleri önceleyen ve dolayısı ile bunu da çözemediği zaman helal ve haram noktalarını çiğneyerek isyana ve helaka doğru sürüklenen bir görüntü ortaya çıkıyor. Bu değersizliğin ve duyarsızlığın temelinde eğitimsizlik nedenini görüyoruz. Eğitim olmayınca toplumsal bilinçde köreliyor. Bilinçsizlik marazı arız oluyor.Bunun neticesinde de belirleyen değil belirlenen bir toplum, sürükleyen değil sürüklenen bir toplum, şahid olan değil sömürüye teşne olan bir toplum karşımıza çıkıyor.

Aysun Çakır: itimden bahsetmişken var olan sistem, eğitim sistemi değil biliyoruz ki öğütüm sistemi. Çocuk sahibi olan aileler bu öğütüm sistemi karşısında nasıl direnecekler? Özel birimlere çocuklarını göndermek isteselerde bu defada bütçelerini aşan ücret sistemi var. Yada son tercih hicret etmek olacak. Bu bağlamda eğitim konusundaki sorunlarımızı nasıl aşacağız?

 

Ramazan Kayan : Önce vakayı doğru tespit etmek lazım.Yani hastalıkları doğru teşhis etmeden uygulanacak reçete ve tedavi yöntemi sonuç vermeyecektir. Az önce ifade ettiğimiz gibi bu toplumun bireyselleşme hastalığı, dünyevileşme hastalığı ve değersizleşme hastalığı var .Buna karşı ne yapmak lazım? Bu toplumun önce yaratılış amacına uygun tevhidi bilinci yakalayabilmesi için gerçek İslamla yüzleşmesi gerekiyor.Bu sorumluluğu yerine getirecek müslüman eğitimciler, müslüman davetçiler, İslami sorumluluğu olan alimler, aydınlar, kanaat önderlerinin toplumu İslami yönde dönüştürme noktasında ciddi projeler üzerinde durmaları gerekiyor. Biz buna sivil eğitimde diyebiliriz.Yani bu durum kendiliğinden gelişen, toplumun bağlarından çıkan ve bu vakaya vakıf olan, bu işin ızdırabını çeken Müslümanların, olaydan ızdırap duyarak çözüm üretme noktasında ellerini taşın altına sokmalarıdır.Tevhidi bilgilenme ve bilinçlenme sürecinden geçen insanlar bu defa toplumsal sorumluluklarını idrak edeceklerdir.Yani cemaat ruhu ve bilinci ile yaşamak gerekmektedir. Kitlelerin; öncelikle örgütlü, organizeli, bilinçli bir toplum olma ruhunu kazanmaları lazım. Neden bunu ifade ediyorum derseniz, batı üzerinden gelen şu anlayış ciddi şekilde bu toplumu yozlaştırıyor. Batıdaki son anlayış şudur: Özgürlükçü ve bireyci insan modeli üzerinde duruyorlar. Doğu toplumlarının temel karakteristik özelliğide şudur: Toplumcu ve teslimiyetçi bir çizgi. Yani cemaat ve teslimiyet içerisindeler. Batı üzerinden gelen özgürlükçü ve bireyci anlayışla toplumcu ve teslimiyetçi çizginin çatışması toplumun içerisinde yaşanıyor. Ve gittikçe toplumcu dediğimiz cemaat ve teslimiyetçi dediğimiz anlayış erimeye ve aşınmaya başlıyor. Artık böyle cemaat ve kardeşlik vurgusu, ümmet teması çoğu insanlara cazip gelmiyor. Bu ciddi bir handikaptır. Bizim bu noktada şuna dikkat etmemiz lazım. Gelenekten gelen toplumcu ve teslimiyetçi anlayışıda ıslah etmemiz gerekiyor. Yani cemaat anlayışını, teslimiyetçi itaat anlayışını yeniden tashih ederek bugünün vakasına uygun yeni bir tanımla sunmak gerekiyor. O zaman insanları bireyciliğin ve sınırları belli olmayan özgürlükçü anlayışın tuzağından kurtarabilme şansımız olacaktır. Benim görebildiğim kadarıyla ilk sorunuzda verdiğimiz cevapta ortaya koyduğumuz tablo bizi karamsarlığa itmemelidir. Yani bu topluma gerçek İslam gelmişte buna rağmen böyle bir şeyi tercih etmiş değil. Mahrum kaldığı için, itildiği için ve bu anlamda gerçek İslamla arasına engeller konulduğu için bu konumdadır.

Aysun Çakır: Bu sorunlara karşı sunabileceğiniz çözüm önerileri nelerdir?

 

Ramazan Kayan: Çözüm noktasında ilk yapılacak şey, zihinlerdeki çarpık İslami anlayışın silinmesi için gerçek bir İslami anlayışın sunulmasıdır. İşte burada zor bir durumla karşılaşıyoruz. Yani zihinlerde ve kabullerde çarpık bir İslami anlayış olduğu için gerçek İslama yer bulmaya zorlanıyoruz. Eğer zihinlerde İslam adına hiçbir ön bilgi, bir şartlanma olmasa belki gerçek İslam daha fazla hayat bulacak. Bu açıdan gerçek İslamı sunarken bunun önündeki çarpık anlayışların giderilmesi için de çok hikmetli bir dil kullanmamız gerekiyor. Bu çok dikkat edilmesi gereken bir husus. Ve bu çerçevede özellikle çözüm önerileri noktasında cemaat ruhuna vurgu yapmalı, kardeşlik bilincine özellikle dikkat çekmeliyiz.Toplumdaki kimliksizlik krizinin yerini üst kimlik olarak İslam kimliğine terk etmesi gerekli. Ama öncelikle toplumun bu kimliğe razı olması lazım. Çünkü uluscu, mezhepci, etnik, sınıfsal, mesleki, ideolojik, politik, ekonomik kimliklerden asli kimliğe, ön kimliklerden kurtulup öz kimliğe geçiş yapabilmeleri için çok ciddi bir gayret sarfetmek lazım.

Aysun Çakır : Peki bunu nasıl başaracağız? Öze dönüş hareketini nasıl başlatacağız?

Ramazan kayan: Kur’an ve sünnetin potasında eğitimini almış, disipline olmuş bir toplum ile bunun üstesinden gelebiliriz. Vahşi kapitalizmin tüketim çılgınlığından bu toplumun elinden tutup, sünnete dayalı sade bir yaşama ikna etmemiz gerekli. Çünkü bu toplumun şu anda öncelikleri farklı, hassasiyetleri farklı ve duyarlılıkları farklı. Buna müdahele etmek gerekiyor. Önceliğimiz ne olmalıdır? Öne dünyevi öncelikler çıkıyor ve olayın uhrevi boyutu atlanıyor. Allah Resulü’nün Mekke döneminde cahiliye toplumuna en çok vurgu yaptığı konu, kıyamet ve ahiret konusudur. Tevhid, kıyamet ve ahiret. Bu toplumda da sorunu çözebilmek için öncelikle tevhid, kıyamet ve ahiret vurgusunun çok sıklıkla yapılması gerekiyor. El attığımız her şeye uhrevi bir boyut yüklenmesi lazım.Yoksa dünyevi dediğimiz pozivitizmin ve rasyonolizmin etkisi ile herşeye akılcı, dünyacı, çıkarcı, fırsatçı bakmak, insanları bloke ediyor. Dünyevileşme toplumun idrakini ve algısını dondurmaya başlıyor. İşte bunu aşabilmek için özellikle uhrevi boyutu öne çıkarmak yani ölümü gündemleştirmemiz gerekiyor. Çünkü bu toplum ölümden çok hep bu tarafını düşünür hale geldi. Ölüm ötesi gerçekleriyle yüzleşmek istemiyor. Gündeme ölüm alındığı zaman insanda aranan denge gerçekleşecek ve bunun ürkütücü bir şey olmadığı anlaşılacaktır. Birey hesap günü endişesi ve düşüncesiyle adımını atarken düşünerek atacaktır. O insanın azgınlık ve taşkınlık ile isyana gitmesi bu şekilde önlenmiş olacaktır.Bununla ilgili aslında daha kapsamlı programlar gerekiyor.Ama sizinde ifade ettiğiniz o formel dediğimiz resmi eğitim alanları zaten insanların iflas etmesi noktasında uğraş gösteriyor. Zihinleri çelme noktasında –ben buna büyülemede diyorum- büyük bir sihir devreye giriyor.

 

Aysun Çakır: Bu büyüyü bozacak olan nedir?

 

Ramazan kayan :Toplum şu an resmi ideoloji tarafından büyülenmiştir. Toplum medya üzerinden, okuma üzerinden, sokak üzerinden büyüleniyor. İşte bu büyüyü bozacak asay_ı Musa’ya ihtiyacımız var. Yani “Firavun zamanındaki sihirbazların büyüsünü bozan nedir?” dediğimizde “Musa’nın asası” olarak yanıt veririz. Bugün bu büyüyü bozacak olan da Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerimdir.Yani vahyi ne kadar idrak edersek ve vahyi ne kadar gündemleştirirsek, asay-ı Musadan çok daha etkili bir şekilde bugünün büyüsünü bozarız. Ama bunun içinde vahiyle kimliklerini netleştirmiş, sahihleştirmiş hanif ve halis müminlerin misyonlarını sürdürmeleri ve tamamlamaları gerekiyor.

Aysun Çakır: Oniki yıllık resmi ideolojinin eğitimiyle öğütülmüş gençlerin önüne bir de değişimi engelleyen (icad edilmiş bir din) getirildiğinde haklı olarak rabbani yörüngeye girmiyorlar. Bu bağlamda gençlerdeki hastalıklardan bahseder misiniz?

Ramazan Kayan : Gençlerin hepsini aynı çerçeveye oturtup toptancı bir yaklaşıma gitmemiz pek doğru değil. Ama genelden hareketle olayı değerlendirmeliyiz. Gençler bugün tepkili. Gençler aileye tepkili, topluma tepkili, sisteme tepkili, çağa tepkili... Hatta daha da ilerisi kendisiylede barışık değil. Gençlik kendisine de tepkili. Gençlik kendi içinde de savaş veriyor. Yani kendi ruhuylada barışık olmayan, bir gençlikle karşılaşıyoruz. Hem kontrol edilemiyor, hem tatmin edilemiyor, hem de ikna edilemiyor. Gençliğin adeta zincirlerinden kopmuş, hiçbir kaide, kural, ölçü, değer, kutsal tanımaz hali var. Bu gençlik bu sistemin semerisi ve günahıdır. Yani cumhuriyet nasıl Osmanlı’nın günahı ise bu gençlik de cumhuriyetin günahıdır. Bu günahın sonucunu hep birlikte yaşıyoruz. Bunu ifade ederken gençliğin üzerini çizelim gibi bir niyetimiz yok.Nihayetinde bu gençlik bizim imtihan alanımızdır. Dolayısı ile burada da olayı iyi teşhis etmeliyiz. Yani bugünkü gençlik etkin değil edilgen, özne değil nesne, aktif değil pasif, sürükleyen değil sürüklenen bir gençlik. Ama görebildiğim kadarıyla gençlik üç şeyin etkisinde kalmış durumda.Bunlar:

Kuvve-i akliye, kuvve-i şeheviyye ve kuvve-i gadabiyedir.Yani; aklın gücü, şehvetin gücü ve öfkenin gücü. Türkiye’de ki gençlerin çoğu bu üç kuvvetden birinin tutsağı halinde. Kimileri okuma, öğrenme, bilgi üzerine yoğunlaşıyor ve bu bilgilenmede bilgi kirliliğine kayıp gidiyor.Yani aklını öyle bir kullanıyor ki daha ilkokulda iken dershane maratonuyla tüm dünyası buna kilitleniyor. Akıl erken uyarılıyor ve bu defa akıl kaldıramıyacağı yüklerin altına giriyor. Sonuçta da insan akıl ve kutsal dışında hiçbir değer tanımıyor. Bu defa aklını mutlaklaştırıyor. Tabiri caizse aklını putlaştırmaya kadar işi götürüyor. İşte ben merkezci anlayış buradan ortaya çıkıyor. Bir de bakıyorsunuz ki rasyonolizmin ve pozitivizmin etkisinde kalıyorlar. Burda şu kritik karşımıza çıkıyor.Bu defa aklı ve bilgiyi bu derece önemseyen, akılda cerbeze denilen bir seviye çıkıyor. İşi hep kendi çıkarına pragmatist ve oportünist bir yaklaşımla halletmeye çalışıyor. Bunun için ülkedeki gençlik kurnaz bir gençlik. Çünkü çıkış noktası akıla yoğunlaşıyor. Akıl bürokraside tırmanıyor, siyasi iktidarda tırmanıyor .Bu devrede toplumun maslahatına ve insana yönelik hiçbir şey olmuyor. Ve bu noktada bakıyorsunuz ki korkunç sömürü hortumları devreye giriyor. Dolayısıyla “adam oldu, akıllı oldu” denilenlerin akibeti maalesef bu şekilde oluyor.

İkinci bir kesimde kuvve-i şeheviyyenin – şehvet gücünün- mahkumu olmuş durumda. Bazı gençlerin cinsel özgürlükler bağlamında işin ucunu kaçırarak, sonuçta hiçbir mahremiyet tanımadan, her şeyi cinsellik bağlamında düşünmeye başladıkları görülüyor. Yalnız ben bu şehveti sırf karşı cinse olan ilgi olarak tanımlamıyorum. Mal şehveti, para şehveti, makam şehvetininde tutsağı olan gençler var. Al-i İmran 14. ayetinde bizlere bu hatırlatılıyor: “Kadınlara, oğullara, ekinlere, davarlara, altına, gümüşe şehvet insana cazip gösterildi.” İnsanlarda çok farklı şehvetler vardır. Ama bizim kültürümüzde şehvet daha çok karşı cinse yönelik olan ilgi olarak değerlendiriliyor. Bu bağlamda kimi gençlerde şehvetin tutsağı ve mağlubudurlar.

Gençlikte üçüncü bir kesimde kuvve-i gadabiyyenin mahkumudur.Yani öfkenin mahkumudur.İnsanda sinirlenme, tepki verme özelliği vardır. Eğer bu ölçülü ve dengeli bir şekilde seyretmezse taşkınlığa şiddete ve kontrolsüz bir güce dönüşecektir. Ve gençlerimizin büyük bir kesimi de öfke selinin önünde sürüklenen nesnelere dönüşüyor. Okullarının önündeki çetelere dikkat ettiğimizde, eskiden erkek çocukların arasında daha çok bıçaklama olayları varken şimdi kız öğrenciler bile silah ve bıçak kullanıyorlar. Bu durumlar kuvve-i gadabiyyenin doğurduğu sonuçlardır. Burada şu sonuca varıyoruz. Gençler ya aklın ya şehvetin ya da öfkenin tutsağı halindeler.

Aysun Çakır: Gençlerdeki bu hastalıkları teşhis ettikden sonra nasıl bir reçete sunarsınız?

Ramazan Kayan: Başta da söylediğim gibi bu gençler bize emanet. Allah bu gençler üzerinden bizi imtihana tabi tutuyor. Hz. Nuh’un (a.s) oğlunu gemiye bindirmek için nasıl çırpındığını vahiyden görebiliyoruz. Oğlu kendince bir mantık yürütüyordu, “Eğer dediğin tufan olursa ben yüksek bir tepeye çıkarım dolayısı ile kendimi kurtarırım” diyordu. Bu itiraza rağmen hz. Nuh (a.s) oğlunun peşini bırakmıyor, ondan elini çekmiyordu. Ben bu kıssadan az önce saydığım kuvvetlerin esiri olan bu nesilden umudumuzu kesmememiz gerektiğini anlıyorum. Uzandığımız, ulaştığımız, muhatap olduğumuz her gencin potansiyel bir müslüman olduğunu ve bizim cennetimizin onun üzerinden gerçekleşeceğini hesap ederek yola çıkmamız gerekiyor. Bu noktada geçmişte vakıfların, derneklerin, cemaatlerin yaptıkları güzel çalışmalar vardı. Son psikolojik savaş dönemlerinde bir çok çalışma aksadı, ara verildi, ertelendi ve sonuçta gençlik sahipsiz kaldı. Gençliğe yönelik alternatif programlar noktasında önceki gayretler kesilince gençlik kişiliksiz ve kıblesiz bir rotaya doğru savruldu.

İlk yapılması gereken şey ailelerin bilinçlendirilmesidir. Aile eğitiminde çocuk ilk aşıyı alacaktır. Eğer bilinçli aileler devreye girerse olay başta kontrol altına alınmış olur. İkinci derecede İslami yapıların, cemaatlerin, derneklerin vs. gençlik programlarını, öğrenci çalışmalarını özellikle lise ve ilköğretim aşamasında çok yaygın ve etkin bir şekilde sürdürmeleri gerekli. Şimdilerde ev okulu çalışmaları, yaz okulu çalışmaları ve aile okulu çalışmaları var. Bunlar sevindirici şeyler. Ama daha sistematik, daha yaygın, daha geniş çaplı bir şekilde sürdürülmesi lazım. Şu an bu anlamda uğraş vermek isteyenlerin önü açık, imkanlar var, ama geniş gençlik kesimini kuşatacak projeler henüz hayata geçmiş değil. Burada öncelikle kendi ihmalimizi, kendi eksiğimizi idrak etmemiz lazım. Daha geniş ve ciddi açılımlar için ciddi çabalar sarfetmemiz lazım. İşte önümüzde yaz ayları geliyor. Yaz okulu çalışmaları çok önemli. Her müslümanın kendi çapında bu çocukları gerçeklerle buluşturmak adına, onların temiz fıtratının işlenmesi için, tezyin ve teçhizi için, elini taşın altına sokması gerekiyor.

Gençlikteki hırçınlık ve taşkınlığa rağmen İslam’a yatkınlarını görebiliyorum. Yani temelde farkında olmasa, yaşamasa ve bilmese bile İslama düşman değiller. Yeterki bu gençlerle temas kurulabilsin ve bunları ikna edebilecek hikmetli bir dil kullanılabilsin. Bu açıdan ulaşamadığımız insanı mahcup etmemiz, ön yargılarla kategorize edip dışlamamız çok yanlıştır. Ulaşma imkanımız varken ulaşamadıklarımızdan dolayı Allah’a nasıl hesap vereceğimizi düşünmeliyiz. .Yarın bu gençler bizden davacı olurlarsa, “İslam’ın güzelliklerini bildiğiniz halde neden bize aktarmadınız?” gibi bir şikayetle Allah’a giderlerse biz kendimizi nasıl savunacağız? Bu işin farkında olan müslümanların sorumluluklarını yerine getirmede ağır davrandıklarını ve mutlaka bunu geliştirmek ve yaygınlaştırmak noktasında işi hızlandırmaları gerektiğini düşünüyorum.

Aysun Çakır: Bu modele kavuşmak için “özne olmak için” inkılap devrindeki müslüman modeline kavuşmamız gerekiyor. Peki nesne olmakdan çıkmayı nasıl başaracağız?

Ramazan Kayan: Bunun için önce bizim biz olmakdan çıkmamız, Kendimizi tanımlamamız, tepeden kimlik giydirmelere müsaade etmememiz gerekiyor. Resmi ideolojinin kimlik dayatması noktasındaki itirazımızı ortaya koymalıyız. Kendi değerlerimizle nurlanmamız gerekiyor. Bizi farklı kılan, bizi müslüman kılan değerler nelerdir, vahyin doğruları nelerdir, bunları kuşanmamız lazım. Özne olabilmemiz için Rab olarak yalnız Allah’ı, din olarak yalnız İslam’ı, önder olarak yalnız Resulullah’ı , hayat modeli olarak yalnız Kur’an-ı seçmemiz gerekiyor. Özgünlüğümüz ve özgürlüğümüz de bunlar üzerinden gerçekleşecektir. Özne olmak için dikkat edilmesi gereken nokta vahiyle yoğunlaşmamız ve ashaba benzememiz gerektiğidir. Çünkü vahyi hayatında pratize eden ilk Kur’an nesli ashabdır. Daha sonra kendi aramızda kardeşleşmemiz gerekiyor. Bu varsa arkası gelecektir. Eğer yoksa şeytan kapsama alanına girecektir. Beklenen misyonu da bireyler sürdüremeyeceklerdir. Yani aşama aşama önce tevhid bilinci, arkasından İslami kimlik, salihlerden olabilmek gayreti yavaş yavaş gelecekdir.

Bir sonraki aşama muslih olmak yani islah edici olmaktır. Müslümanın bir sonraki vasfıdır. İslam “bir köşeye çekileyim, ibadet edeyim” anlayışına müsaade etmiyor. Senin toplumsal sorumluluğun var. Senin bu toplumu ıslah etmen lazım. Muslih olmanın bir adım ötesi de, ıslahın toplumsal bir projeye dönüşebilmesi için sadıklarla beraber olmaktır. Yani saf tutmak gerekir. Salih olmak, muhlis olmak, sadıklarla birlikte olmak mecburiyetindeyiz . Bu defa İslam’ı yalnız kendimiz için yaşamış olmayacağız. İslamın toplumsallaşması için yükümlülük altına gireceğiz. Bunun imani bir gereklilik olduğunu kabul edeceğiz. İşte bu ruh devreye girdiği zaman bir aksiyona, bir enerjiye dönüşecektir. Toplumsal dönüşüm bunun üzerinden gerçekleşecektir. Zaten şu an bizim en ciddi sıkıntılarımızdan biri de ruhsuzluk ya da ruhsal yorgunluklarımızdır. Ve bu yorgunluk müslümanlarda toplumsal bir yorgunluğa dönüşüyor. Biliyor, her şeyin farkında ama pratiğe gelince, mücadeleye gelince, ortaya bir irade koyamıyor. Gelecekle ilgili umutlarda bir kayma ve yitim var.

Aysun Çakır: Bu ruhu yeniden nasıl ayağa kaldırabiliriz?

Ramazan Kayan: Bu ruhu Şura Suresi 52. ayet ile ayağa kaldırabiliriz: “ Öylece sana emrimizden bir ruh vahyettik.” Nedir bu ruh? Vahiydir. Yaratılıştan toprağımıza yüklenen bir ruh vardır. O yorgun düştü. Şimdi bu ruhu ayağa kaldırmamız gerekiyor. İkinci ruh devreye giriyor. İkinci ruh nedir? Vahiy ruhudur. Tökezleyen, sendeleyen hatta sürünen ruhu ayağa kalkması için ikinci ruhu devreye koyduğumuz zaman inşallah göreceğiz ki, o kıyam, o direniş, o silkiniş gerçekleşecektir. Özne olmak için bu gereklidir.

Aysun Çakır: Islah kavramından bahsetmişken ıslah ve devrim kavramları arasındaki farktan söz eder misiniz?

 

Ramazan Kayan: İslam dini bazı şeyleri kökten söküp atmış ve kaldırmıştır. Yani ,inkılabi bir yaklaşımla devrimci bir tarzla hareket etmiştir. Bazı şeyleri de cahiliye toplumundan gelmesine rağmen kökten kaldırmamış, sadece ıslah yoluna başvurmuştur. Dolayısıyla cahiliye toplumundaki ve gelenekteki her şeyi devirmemiz, söküp atmamız çok isabetli bir anlayış değildir. Mesela İslam geldiği zaman cahiliye toplumunda nikah vardı. İslam bu cahiliye nikahıdır diyerek nikahı kaldırmamıştır. Ama nikahı onda bulduğu eksikleri gidererek ıslah etmiştir. Talak da ıslah kavramına güzel bir örnektir. İslam’ın geldiği cahiliyye ortamında ticaret, alış-veriş, borçlanma olmuş ama İslam gelince vahiy sonrasında bu konularda bir hüküm ortaya konulmuştur. Yani İslam temel ilkeleri koymuş, bu temel ilkelere uyanı kabul etmiş, uymayanı da dışlamıştır.

İnançla ilgili bazı olaylar da vardır. Putçu ve çok tanrıcı anlayış mevcut ki; bunun çağdaş versiyonları da günümüze yansımıştır. Ya kutsalı olmayan, her şeyi dışlayan bir dünyayla, ya da her şeyi kutsama noktasında kriteri olmayan bir dünyayla karşı karşıya kalıyoruz. İşte bu noktada İslam böyle bir hayata neşter vurmuştur. Allah’ın yetki alanını gasbetmeye yönelik tüm girişimleri kesin hatlarıyla söküp atmıştır. Ve bu anlamda Allah’ın Uluhiyet ve Rububiyet noktasında paylaşım kabul etmeyen özelliğini ihlal eden hiçbir yaklaşıma ve anlayışa prim vermemiştir. Burada inkilabi bir durumla karşılaşmış oluyoruz. Bu durumun bugüne yansımasında şu duruma çok dikkat etmeliyiz: Sosyalizmin ve Kominizmin etkili olduğu dönemlerde sosyalist eylem ve söylem türleri müslüman zihin üzerinde etkili olmuştu. Sosyalizmin devrimci söylemlerini İslami söylemlere uyarlayarak kendi kavramlarımızdan daha ziyade ithal kavramlarla kendimizi ifade etme yoluna gittiğimiz dönemler oldu. Bu nedenle bu dönemde bu duruma daha çok dikkat etmeliyiz.

Aysun Çakır: Beşeri düzenler ve çok tanrıcılık hakkında neler söylersiniz?

Ramazan Kayan: Şunu bilmeliyiz ki; vahyin doğrularından saptığımızda yapaycılık doğruluğuna gidiyoruz. Kısaca ifade etmek gerekirse vahiy dışı arayışlar şirktir. Bunun altını çizmek gerekiyor. Bunun ismi ideoloji olabilir, sistem olabilir, doktrin olabilir, tez olabilir,

antitez olabilir, nazariye olabilir, teori olabilir vs… Vahye rağmenci, vahiyden ayrı, vahiyden gayri tüm çıkış ve arayışlar şirktir. Dolayısıyla karşımıza çıkan tüm bilgilerin tüm belgelerin tüm bulguların vahiyle test edilmesi gerekiyor. Vahiyle sağlamasını yaparız. Eğer onay görüyorsa bu bizim kabulümüzdür. Bu; deneysel, tarihsel, geleneksel, toplumsal, bilimsel, rasyonel, evrensel olabilir fark etmez. Bu saydığım şeylerden doğruluğu tespit edilen ya da sunulan her şeyin sağlamasını Kur’an ve sünnete arz etmemiz gerekli. Bu çok önemli bir kriterdir.

Doğruları tespit etmede iki türlü referans vardır. Birincisi; insan aklının ve tecrübesinin ürünü olan, insanın kendisinin yakaladığı birikimler, doğrulardır. Bir de insanı yaratan Allah’ın ortaya koyduğu doğrular vardır. İşte insanın kendi ürettiği doğrular vahyin onayından geçiyorsa kabüldür. Yoksa elimizin tersiyle itmek zorundayız.

Bunu ben şöyle tanımlıyorum: Biz müslümanlar için hangi olay olursa olsun, düşünsel, siyasal, ailesel, iktisadi, hukuki adlı hangi mesele karşımıza çıkarsa çıksın tespit edeceğimiz temel kriter Hira kriterleridir. Bizim için bağlayıcı olan bu kiriterlerdir. Roma kriterleri, Brüksel kriterleri, Kopenhak Kriterleri, Washington Kriterleri değildir Hz.Musa zamanında Turu Sina kriterleriydi... Hz.İsa döneminde Zeytindağı kriterleriydi. Hz.Muhammed zamanındada Hira kriterleri karşımıza çıkıyor. Üzerinden kaç asır geçerse geçsin hira kriterleri bizim için kıyamet sabahına kadar geçerliliğini koruyacaktır. Dolayısıyla insanların tüm kazanımları, tecrübeleri, birikimleri, üretimleri bu kriterlere arz edilecek ve bundan onaylanan kabülümüz olacaktır. Burdan geçemeyenin bizim için geçerliliği olmayacaktır.

Aysun Çakır: Müslümanlar tedbir ve korku kavramları arasında bocalamış durumdalar. Bu konudaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Ramazan Kayan: İnsanoğlunun sınav alanlarından biri korku diğeri ise sevgidir. Allah bizi korkularımızla, sevgilerimizle ilgilerimizle sınıyor. Konuya birkaç ayetle açıklık kazandırayım. Nisa suresi 77. ayetde önce kendilerine savaş izni verilmesi için talepte bulunan müslümanlar var. Ama akabinde cihad kendilerine farz olunca bu defada Allah ‘dan korkar gibi daha şiddetli bir korkuyla insanlardan korkmaya başladılar.Ve dediler ki “Ya Rabbi bu savaşı neden bize farz kıldın ki, biraz daha erteleseydin olmazmıydı?”Korku burada onlara galebe çaldı. Ama öncesinde mangalda kül bırakmıyorlardı. Ah bir ortam oluşsa da, cihad izni verilsede, şöyle şöyle yapsaydık diyorlardı. Allah korkusundan daha fazla bir korkuyla beşeri güçlerden korkulmaya başlanıyor.

Sevgi üzerinden de “İnsanlardan bir kısmı var ki, Allah’dan başkalarını ilah edinirler, Allah’ı sever gibi onları severler. İman edenlerin Allah’a sevgisi daha şiddetlidir.” Demek ki sevginin ve korkunun insanı şirke kadar götürebildiğini görüyoruz.

Tedbir konusuna gelince Peygamberimiz (s.a.v) hayatında tedbir metodunu kullanmıştır. Medine’ye hicret edeceği esnada kendi yatağına Hz.Ali’yi yatırarak tedbir metoduna başvurmuştur.Yine Medineye hicret edeceği esnada Medine ‘ye gidilecek yolu değil de tedbir olsun diye farklı bir yolu kullanmıştır. Tedbir elbette önemlidir, fakat dikkat etmemiz gereken nokta tedbiri mutlaklaştırmamamızdır. Tedbir ve zillet arasında ki farkı iyi algılamak gerekiyor.

Aysun Çakır: Marksizm’in, “Din afyondur.” diye bir görüşü var. Tevhid dini böyle bir yoruma açık değildir. Ama Türkiye’de böyle bir yaşantı söz konusu. Camilerin kapıları sonuna kadar açık, halk içerisinde “daha ne isteriz?” düşüncesi mevcut. Bu erozyon bilinçli olarak mı yapıldı. Kimlerin işine yarıyor?

 

Ramazan Kayan: İslam niçin gelmiştir? İnsanları uyarmak, uyandırmak, gefletden kasvetden, delaletden, cehaletden kurtarmak için gelmiştir. Böyle bir dinin insanların uyutulmasına ve uyuşturulmasına malzeme kılınması gerçekten üzerinde önemle durulması gereken bir vakıadır. Bu bizim ilk defa karşılaştığımız bir konu değildir. Bizzat Rasulullah’ın Medinesi’nde münafıklar bir mescid yapıyorlar ve o mescid üzerinden İslam’ı vurmaya yelteniyorlardı. Dırar Mescidi yoluyla vahiy devreye giriyordu. Allah Rasulü bir görevli ekip gönderiyor ve o mescidi yerle bir ediyordu. Peygamberin bu tavrı takınmasının nedeni; tefrika için, zarar vermek için, müslümanları bölmek için, İslam saflarını zedelemek amacına yönelik çalışmaları engellemek içindi. Sonraki zamanlarda kitap ve sünnet üzerinden bunu yapmaya çalışanlar olmuştur. Dolayısıyla İslam adına ortaya çıkan tüm durumların bir de arka planına değinmemiz gerekiyor. Niyetler, kasıtlar, amaçlar nedir? Kim hangi niyetle İslam’a yöneliyor? Muhammed İkbal’in bu konudaki tespiti çok önemli: “İki tür İslam vardır. Birincisi inzal olunan, indirilen İslam. İkincisi de icad edilen İslam.” Bunu şöyle de sistematize edebiliriz. Birincisi İslamlaşma, ikincisi de İslamlaştırma. Aradaki fark nedir? Şöyle anlamlandırmaya çalışıyorum. İslamlaşma müslümanların ya da kişilerin kendi isteği rızası ve iradesiyle gerçekleşiyorken, İslamlaştırma ise baskın bir gücün tepeden inme yöntemiyle, resmi ideolojiye uygun bir müslümanlaştırma projesidir. Buna İslamizasyon da diyebiliriz. Ya da Protestan İslam da diyebiliriz. Bugünler de ılımlı İslam (BOP kapsamında) adı altında İslamileştirme tuzakları ve hesapları yapılıyor. Peki bizim üzerinde durmamız gereken nedir? Birincisin de kendi irademizle hedefini, yolunu kendimiz belirlemiş oluyoruz. İslamileştirmede ise Müslümanlar için biçilen bir projenin nesnesi durumunda kalıyoruz. Burada şu duruma dikkat edeceğiz. Adetleştirilen bir İslam, sloganlaştırılan bir İslam, kültürelleştirilen bir İslam, şekilcilikle sınırlandırılan bir İslama karşı dikkatli ve duyarlı olmamız gerekiyor.

Kültürel İslam’dan alınmak istenen sonuç nedir? Bir toplum, bir ulus vardır. İslam’da o ulusun tamamlayıcı bir öğesi olarak ele alınır. Yani İslam adeta ihtiyaç anında kullanılan bir olgudur. Bu toplumun dine ihtiyacı var, bu dini biz belirleyeceğiz ve yüzdelik oranına da biz karar vereceğiz.Yüzde şu kadar İslam olacak. İşte bu uyuşturan ve uyutan İslam olarak karşımıza çıkıyor. Halbu ki İslam uyandıran ve dirilten özelliği taşıyor. “Ey iman edenler sizi size hayat verecek şeye davet ettiği zaman Allah ve Rasülüne icabet edin”. Demek ki iman edenlere yönelikte uyuşturma ve uyutma politikaları devreye girmiş oluyor ki, Allah iman edenleri uyarıyor.Yani yeniden hayat bulmak için, yeniden bir diriliş için, yeniden varoluşumuzu sürdürmek için, kokuşmuş çürümüş yozlaşmış bir hayattan dipdiri bir hayata geçiş yapabilmek için Allah ve Rasülüne icabet etmeliyiz.

Aysun Çakır: Siyonizmin geçmişten günümüze kadar kullandığı medya hakkında neler söylersiniz? Medyanın yaptığı sömürü kültürüne karşı neler yapabiliriz?

 

Ramazan Kayan: Bu çok önemli bir konu. Ben şöyle ifade ediyorum. Geçmiş çağlarda meydan muharebeleri vardı şimdi ise medya muharebeleri var. Ama şimdiki muharebeler daha tehlikeli, daha korkunç ve sonuçları itibariyle çok daha ürkütücü. Meydan muharebesinde eli silah tutanlar çıkardı meydana. Medya muharebelerinde ise çok daha sinsi ve derinden gelen bir kuşatma var. Çok daha ürpertici bir hezimetle karşı karşıya kalıyoruz. Zihinlere idraklere yüreklere ve ruha yönelik bir savaş var ortada. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz zaman diliminde bu psikolojik savaş, diğer ismiyle gri savaş noktasında bizim çok daha bilinçli ve hazırlıklı olmamız gerekiyor. Bu alanı terkedemeyiz. Bu alandan uzak duramayız. Nesillerin ailelerin en çok meylettiği medya alanıdır. Şu an televizyonun girmediği kaç ev var? Tek taraflı bir taarruza nesiller terkedilmişler. Dolayısıyla medya konusunu önemsememiz ve bu alana yönelik çok yoğun çabalar sarfetmemiz lazım. Bu açıdan müslümanların medya üzerinden –bu kitap olabilir dergi olabilir gazete olabilir- her çabanın anlamlı ve değerli olduğunu düşünmeleri gerekiyor.

Aysun Çakır: İnsan kendi bedeninde bir iktidar kurabilir mi?

 

Ramazan Kayan: Tevhid Allah’ı birlemektir. Hemen arkasından salih amel, Allah ile birlikte olmak gelir. Allah’ı birleyen her kulun mutlaka Allah ile birlikte olma gayretini göstermesi gerekiyor. Yani kendini Allah’a açık tutmalıdır. Allah onun için mutlak belirleyici olmalıdır. Kişi kendini Allah’a göre programladığı zaman şeytana ve tağuti güçlere kendini kapatmış olacaktır. Şeytanın tahakkümü,tağutun tasullutuna karşı birey kendini korumaya almış olacaktır. İşte bu imanın iktidarı, tevhidin iktidarıdır. Bunun sosyal hayata yansıması hemen akabinde gelebilecektir. Ama bu anlamda Allah ile barışık olmayan, fıtratıyla bozuşan bir insanın zaten diğer sosyal ve siyasal hayatta tevhidi iktidarlaştırması söz konusu olmayacaktır. İlk müminlerde de bu hassasiyeti görüyoruz. Dışarda her şeylerini kaybetselerde içteki o donanım ve imanları onları sürekli canlı, diri ve dinamik tutmuştur. “Üzülmeyin gevşemeyin inanıyorsanız -yani sizde iman iktidarı yüreğinizde oturmuşsa - güçlü olan sizsiniz.” Fiziki üstünlükler çok belirleyici olmuyor. Galibiyetler, zaferler sonucu ortaya koymuyor. İman iktidarı olunca Allah’ın rızası yetiyor. “Biz mağlup olduk, dağıldık zindanlara düştük vs. ama Rabbimiz bizden razı.” diyebiliyorsunuz. Böylece bir kayıp var mı? Bence yok. Yani bu çizginin sonucu Allah’ın rızasına bizi taşıyorsa, bizim için sorun çözülmüştür. İbn Teymiyye bir sözünde:

“Düşmanlarım bana ne yapabilir ki.Hapsedilmem halvet, sürgün olmam seyahat, öldürülmem ise şehadettir.”

Zaten bizimde peşinde olduğumuz bunlardır. Onların ceza olarak bize dayattıklarını bizler aradığımız rahmet ve nimet olarak algılıyorsak, onların tüm silahlarını ellerinden almış oluruz. İşte bizim içteki iman iktidarını kurarak bu tercihi yapabilmemiz lazımdır.

Aysun ÇAKIR…

 

 Bu Haber 1924 Defa Okundu...

15/08/2010 - 17:51 AHMET KALKAN -GÜNCEL SORUN VE SORULAR

28/07/2010 - 01:22 YA AKSA MİN TEVHİD

15/03/2009 - 17:51 ALLAHU EKBER (MARŞ)

14/12/2008 - 01:14 SEYYİD KUTUB/MAHKEME GÖRÜNTÜLERİ

17/07/2008 - 13:42 "ALİ ŞERİATİ ÖLDÜRÜLMEDİ"

06/07/2008 - 10:31 RAMAZAN KAYAN'LA SÖYLEŞİ

19/04/2008 - 12:18 İSLAM VE UZLAŞMA (3)

19/04/2008 - 12:11 İSLAM VE UZLAŞMA (2)

19/04/2008 - 12:00 İSLAM VE UZLAŞMA (1)
HAVA DURUMU
İSTANBUL İSTANBUL

HAFTANIN YAZISI

YAZARLAR

Şükrü HÜSEYİNOĞLU
SON OLARAK...
AYSUN ÇAKIR
HAREKET DİNİ
Atasoy MÜFTÜOĞLU
NOSTALJİYE SIĞINMAK
Mükerrem BULUT
BU GİDİŞ NEREYE?

ALINTI YAZARLAR

HİKMET ERTÜRK
VAHYE TANIK OLMAK
MUHAMMED ZAHİR
RABBANİ TAVIR
İSLAMİ YÖNELİŞ

GAZETELER

 
İSLAMİ YÖNELİŞ
 
   

Bu sitede yayınlanan yazarlara ait yazılı dökümanlar kaynak belirtilmek suretiyle iktibas edilebilir
Sitede yeralan yazarların yazılarındakisorumluluk kendilerine aittir

Tasarım : Web-Ajans

Ana Sayfa   |   İletişim

©2005 İSLAMİ YÖNELİŞ .com. Bütün Hakları Saklıdır...
Evden Eve Nakliyat